14 Ekim 2011 Cuma

Sufyan

dönüyor düşkün Sufyan bir ayağı yerde öteki çepeçevre boşlukları yokluyor.kapasa gözlerini bir türlü açık tutsa körden farksız. bunca yıl körmüş zaten. hayata yeniden dönmüş. açılmış gözleri. başka alemlerden gelen ruhaniler için ninniler söylemiş. kadehler dolmuş boşalmış. boşalanın yerini yenisi almış ve geceler boyu şenlikler uykuyu unutturmuş.
Sufyanın kara kaşları kara gözleri ve kötü namı.portreyi tamamlayan ne öğe varsa Sufyana ait hepsi yerli yerinde. Dönen başlar üzerindeyken daha yazılmış kaderi.
egzos kokusu dumana karışmış.duman şehri esir almış.Şehirde sarhoş kediler sokakları basmış. rögar kapaklarından dökülen bozukluklar kirli sularla denize karışmış.yosun gözlü dilberin duası kabul olmuş.dünya bundan ibaretken Sufyana yer kalmamış.payına unutulanlar kulübü düşmüş.
kanalizasyondan yeryüzüne açılan geniş alanlarda yer bulmuşlar kendilerine.Sufyan öncülüğünde fethetmişler her unutulmuşun kalbini.şehir eşkiyaları katılmış kulübe ve sokak köpekleri, hatta pislik sinekleri.
kinaye, uyak, türlü şiir zırvalığı mırıldanmışlar inlerinde.yeminler etmişler gün ışığına yüz çevirmeye. Duvarlardan sızan zehirle beslenmişler. ve bir gün aniden bitmiş kalem. Tükenmez dedikleri mürekkep, kaderlerini yarıda bırakmış.kötü bir masalın sonu gibiymiş Sufyanın ölümü.

13 Ekim 2011 Perşembe

Cecilia

dumanı tütüyor.közde kahve.pervazlarda yağmur.atlılar geçiyor bu günlerde, farketmedikleri kulübenin önünden, telaşlı.cecilia uyuyor soğuk nefesini ciğerlerine hapsedip.yabancının nefesiyle yaşadığı günlerden bir koku dolaşıyor burnunda.nereden geldiğini hatırlamak öyle zor.
"canım sıkılıyor yanıyor konuşmak zor ve anlamsız.uyumak istiyorum.o da öyle.değişmeyecek hiçbirşey. kapa çeneni emile duymak istemiyorum beni nasıl alt ettiğini.peki öyleyse.son sözlerim şimdi ve kapatıyorum gözlerimi."
buğulanmış cama 2 çift göz takıldı.atlılar geçmek bilmedi ve Cecilia uykusundan uyanana dek güneş doğmadı. o kaybolmayı tercih eden ender insanlardan. yolunu bulmanın ne anlamı var.zaten her yer yol. kesişenler ve kesişmeyenlerden ibaret. hele bir de yolculuk güzelse, isfanden çınarları dökmüşse yaprakları sağa sola. hışırtı sonbahar sesini çağrıştırıyorsa hala. Cecilia bu döneme ait bir kadın. gözleri yeşil ruhu mavi. kafası karışık saçları da öyle. Cecilia ruhunu düzenbazın emrine amade etmiş bir soylu kızı. yollar boyu susmuş. göğün sesi ve lunanın gölgesinde can bulmuş.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Emma

Alışmak, anne karnından insanların dünyasına doğmaktan daha zor olmadı Emma için.
Kafka'nın gemisi çalkalanırken Beethoven çaldı ince uzun parmaklarıyla, okyanus manzaralı kamarasında. Bir an hayale daldı. Yine öteki taraftaydı. Köprünün ucunda insan çığlıkları vardı. kimisi yanık eller uzatmıştı göğe. Kimi yalvarmaktan harap olmuş dilini ıslatıyordu yağmur suyuyla. Karşıdan izliyordu Emma. İnsanların dünyasında şimdi, ötekilerle birlikte Nuhun olmayan bu gemide.
Kambur kamarotu ayakta tutan esmer Emmanın aşkı olmasaydı, ne işi vardı bu gemide. herkesin bir işi vardı. Emma dışında herkesin, gideceği bir yer vardı. Oysa okyanus Emma için varılacak yerdi. Sonunda kayboldu serin dalgalarda. en son saçları kaldı yüzeyde. cansız vücudu onları da çekti dibe. kamarot kaldı geriye.
kimsenin ve hiçbirşeyin geride kalmadığı bir gün var. Emmanın gelişi. zamanın insanlar için durmaksızın ilerlediği, Emmanın henüz sele kapılmadığı gün. O güne kim gitse bir demet orkide bırakır toprakta yer bulsun diye.
Pianoya dokundu.beyaz tuştan tiz bir nota daha düştü.buluttan yağmur, gökten üç elma.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Todd

Todd, Hawai gömleğiyle st. petersburg sokaklarını izlerken ne kadar uzaktı şimdiki zamandan.gelecekte mutlu olacağı vahyini almış havari gibi heyecanlı.
bir de geçmişten şarkılar çalınmasa durduk yerde kulağına.
neyse ki kendisi söyleyemediğinden sık sık yüzleşmiyor sıkıcı çağrışımlarla.ve maalesef gülümsetenlerle de öyle.
okumayan yazmayan gerekmedikçe konuşmayan bir adam Todd.ama güzel dinler.yaptığının kolaya kaçmak olduğunu yüzüne söylemiyor kimse.hatta yüzüne konuştuklarından çok arkasından konuştukları var.varsın biriktirmesin de konuşsunlar.söz biriktirmekle zengin olunsaydı, Todd gökdelenlerin tepesinde yaşayan Arnold olabilirdi.zaten ikisini toplasalar ancak bir adam ederdi.
Tanrı böylelerine ne vermesi ne vermemesi gerektiğini iyi seçer.Ona vereceği bacakların yüksekte otururken aşağıya sarkıtmaktan başka işe yaramayacağını önceden görmüş olmalı.
ona bir dükkan verdi.rutubetli raflarında ikinci el hayatlar satabileceği.böylece sandalyesinden kalkması gerekmezdi.her biri bel hizasında sıralanmış mallar, alıcılarını umutsuzca beklerdi.bazen ilham kaynağı olurlardı Todd'a.bazen bekledikçe tozlanan, tozlandıkça eskiyen baş belaları.tozlu hayatlara kim dokunmak ister ki, hem zaten kim dokunmadığı bir hayatı satın almak ister.
üstelik hepsi yürüyebilen insanların hayatlarıydı.çok yürünmüş olduğundan Todd hiçbirini kendine saklamayı aklından geçirmedi.hiç birini sahiplenmedi.ama içlerinde birisi vardı ki, keşke güzel bir kız st. petersburgda yolunu kaybetse ve aradığı şeyi bulmak üzere dükkanına girse, girmişken raflara dokunsa ve sağ köşeye gizlenmiş Emma'nın 2. el yaşamından kesitler satın alsa diye içinden geçirirdi.ama dükkana gelen kadınlar Emmanın hayatını üzerlerinde deneselerde, hiçbiri onu beğenmez, satın almaya layık görmezdi.Hatta Todd dükkan kapısını açık bırakıp gitse dahi, döndüğünde çalınmayan tek mal Emmanın sattığı hayat olabilirdi.

18 Eylül 2011 Pazar

Nefes

Martıların arkasından koşmak özgürlük getirmedi ona. Vapursuz şehirlerde martı bulmak çok zor. acı veren oyunlar çocukluğunu sileli yıllar oldu. unutulan çocukluğu hatırlamak ancak Nefes'le mümkün. Nefes; romayı istanbulla aldatan kadın.
Yalanlar gerçekleri örteli, siyah yalnızca kıyafetlerinde sakladığı talihsiz renk. Siyah geceler yok, siyah gözler ve saçlar gibi. Varsa yoksa mavi. ne gök gibi ne deniz, masmavi, Nefesin gözleri gibi.
pırıltılı cümleler, noktalara virgüllere boğulmuş.oysa marifet okuyanda.Nefes gibi okuyamadıktan sonra neye yarar yazmak.yerli yersiz noktalar.zaten noktalar hep sonlandıran hep kötü.noktasız başlangıçlar yüzünden Nefes aldatan kadın oldu. Ne gitti ne kaldı. gelgit gibi bile değil, tarifsiz.
efkarlı gecelerde Tanju okan kokan nefesler aldı sarhoşlar.Tuttular burunlarında, ciğerlerine sindi alkol kokan hava.nefesleri sindi meyhane duvarlarına. duvarlar Sarhoşluktan farkında değil aidiyetlerinin. En iyi Nefes anlar onları. Ait değil ne de olsa, ne kimseye ne zamana.

11 Eylül 2011 Pazar

Silvan

törpünün tırtıklarında hayat süren Silvan.demir soğuk ve paslı.rutubet kokusu yaşlı ve nemli.
Silvan bir adımdan ötekine her geçişinde düşünür ve kurgular.her durumu tasarlar, 2. plana gerek duymayacağını bilse dahi, mutlaka plan yapar.seri olmasa da çok sayıda maktul sahibi bir katilin alışkanlıları onunkiler.sigarasını tamamlamadan söndürür.bazen parlak yüzeyinde kendini görür, ateşte eriyen demiri döverken.eriyen tenine bakar.kendine üzülür.acır ve yeniden üzülür.bu kez kendine üzüldüğüne.sıcak, yalarken pas kokulu duvarları, Silvanın vücuduna siner.teninde ter damlacıkları birikir.O aldırış etmez.ter damlalarından yıllar önce, henüz demirci olmamışken edindiği göz yaşlarıyla avutur mezardaki sevgilisini.

28 Ağustos 2011 Pazar

Patrick

en güzel kim gider derseniz; Patrick.Bavuluna yapıştırılmış yüzlerce etiket.kilidi bozulmuş bavulunun köşeleri darbe almış arkasından çarpılan her kapı sonrasında.bir de el valizi var.evden her çıkışında yanına aldığı.acil durum valizi.olur da dönmezse diye hep yanında taşır.hiçbirinin sahibi olmadığı evlerinden birine.eğer öğlen saatinde girdiği bardan gece yarısı çıktığı günlerden biri değilse ve tabi metroda unutmadıysa.dünyaya dağılmış bir adam Patrick.parçaları gibi eşyaları ve anıları da geri döner zaman zaman.ya da sokakta yürürken köşede oturan dilencinin ıslığından kulağına çalınan müzikler getirir anılarını henüz yitirilmemiş hafızasına.ne zaman ölecek, sanki daha çok var ölmesine.kim farkeder Patrick ölse.önce dilenciler sonra her giden için yalnızlıklarına ağıt yakma meraklısı kadınlar.
gelmesi ne kadar olağansa gitmesi de o denli olağandır.Giden Patrickse eğer kimse sormaz neden diye.öyle güzel gider ki, kimsenin aklına gelmez niye gitti diye.çünkü o gider.bazen geldiği gibi bazende içinden geldiği gibi.
sessiz gelişleri olur zaman zaman.paslanmaya yüz tutmuş teneke kutusunda muhafaza ettiği anahtar koleksiyonundan talihli anahtarlar seçip, kilitleri açmayı dener ve açılırsa eğer 5. denemede talihli ev bulur yeni sahibini.hele bir de kovulmazsa evden, günlerce gitmeden kaldığı zamanlar olur Patrick'in.sonra gider tabi.eğer çok severse kadını yada bir eşyayı, bir anahtar bırakır antredeki aynanın önüne.bir gün bıraktığı anahtarın açtığı kilide sahip evde buluşma ihtimali bile heyecanlandırsın diye kadını.
çok korktuğu bir an var.kaybettiklerine sonsuza dek elveda deme korkusu.kazanmak bir ses mesafesindeyken, alt üst olmuş duyguları yüzünden göz ardı ettiği kayıpları var.çığ gibi büyür korkular.hele bir de gün doğumunda, dünya dahi uyurken ve aksak aksak dönerken ekseninde, yalnızsan o ilahlar boyutundan gelen güneşe karşı.elveda dememiş birinin korkusu.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Julio

film şeridine bakar gibi uzaktan yaşayabilen biri var dünyada.uzaklarda değil, şehrin ortasında, kalabalığın içinde hemde.Julio.
30larının ortasında.akne izleri yüzünden silindiğinden beri yakışıklı, kilometre taşları yüzünü kırıştırana kadar yakışıklı.esmer ve uzun boylu.takım elbisesi içinde çok sıradan.yaya şeridinde görmeye alıştığımız tiplerden değil Julio.
kendisi dışında herşeye dışardan bakar.kalbi durduğunda yüzünde gülümseme belirecek nadir insanlardan o.köyleri yıkıp geçen fırtınalar onun içinden kopar.çıkar gelir, yakar yıkar.yağmurlar sel olduğunda ıslanmayan adam Julio.çok isterse arabasının camını aralar ve elini uzatır bir kaç damla yakalayabilmek için.sonra sıkılırsa eğer yağmur damlalarının kovalamacasını izlemekten, sileceklerini çalıştırır.henüz karışmadan su toprağa, güvenli barınağına erişmeyi her seferinde başarır.
uçaktaydı babasını kaybettiğinde.saatlerce okyanus üzerinde ilerledi.aynı gün içinde annesi de ölmüştü.hangisinin canını daha çok yaktığını asla bilemeyecek.büyük ihtimal merak da etmeyecek.çünkü her şey dışarıdan göründüğü gibi.merak diğer insanların karşı koyamadıkları zaaf.
julio için hayat sıradan.çünkü gördüğünün ardını kurcalamaz.gözleri sadece dışarıdan bakmaya yetiyorsa, yetinmeli.elindekiler, Tanrının bahşetmediklerinden daha çok ne de olsa.


13 Ağustos 2011 Cumartesi

Louis

ya Louis, Piaf'ı keşfetmeseydi, ya Aznavour Isabel'e aşkını şarkıya dökmeseydi.biz duymadık hiçbirini.Bohem bir hava hakimdi geceye.gözlerimiz açılmamıştı henüz.gözkapaklarımız içindeki resimlerden ibaretti hayat. kimse ama kimse şahit olmadı yaşananlara ve uydurmak en kolayıydı.

gecenin nadiren uğradığı ülkelerden birinde doğsa da açıktı ten rengi.simsiyah parlak gözleri baktığı kadınları eritip, kendine köle edebilirdi.yürüdüğü sokaklar fakirlerin geçmediği cinstendi.ve bir gün kaldırımdaki serçe hayatını değiştirdi.

Tanrı her şeyi aynı kişiye bahşetmeyi sevmez.Louise bahşetmediği herşey Piaf'da mevcuttu.

hepsi Louis'in uydurması olabilir.Louis tüm karakterlerin birer kurmaca olduğunu söylemeden bilemeyiz.inanmak istediğimiz gerçek Louis'in ağzından dökülen kelimelerdir. geri kalan her türlü laf, ancak laf olarak kalacaktır akıllarda.silinecek.unutacağız.

öyle bir an gelir.unutulmayan tek kişi Louisdir.Piafın Louisi, Aznaourun Isabeli.
Ölmeden önce unutulmayacağını bilse, ömrünün son anlarını hızla sarfetmek için çaba sarfedermiydi? yatağında uzanıp hasta gözlerini kapatarak ölümü beklemişken, odada yalnız olmadığını bilseydi?

zaten bunların hepsi çok zaman önceydi.sonrasında Louisin anlattıkları kaldı geriye.Piafın inandığı, unutulmayan hikayeler.bal kavanozunun yapışkan kapağı.nemlenmiş şekerin tortusu.gözyaşı kurusu ve dudağındaki tuzu.

Sahi bütün o anlattıklarını yaşamış olabilir miydi? yaşamasa bir çırpıda anlatamazdı.
Bir ihtimal daha var.yaşamayanların sığınağı, yalanlardan dünya tapınağı.tapınağın lordu Louis.o söylediği yalanları hiç unutmazdı.bu sayede hikayelerine herkesi inandırdı.Piaf bilmeseydi tapınağın Lordunun Louis olduğunu, inandığı hikayelerde rol almaya gönüllü bile olabilirdi.

29 Temmuz 2011 Cuma

Lev

ayakkabıları koşturmaktan parçalanmış.telaşı hepimizinkinden farklı.Lev merakının kurbanı.ortalıkta koşuşturan binlercesinin peşine takılır ve avuçlarındaki hayat çizgilerini düğümler.bu yüzdendir ki koşuşturan insanların zamanı oturanlarımızdan daha hızlı akıp gider. bir gün yine takipteydi. uzun sakallı, dağınık saçlı, paspal görünümlü bir adamın telaşına ortak olmuştu.arabaların uzun kuyruklar oluşturduğu caddelerde, trafik ışıklarının yeşiline sarısına aldırış etmeden hızla ilerliyorlardı.adam ne Lev'i ne de ard arda yanan kırmızıları farketti.acelesi öyle büyüktü ki, doğum sancısı çeken kadından farksız görünüyordu suratı.
metro merdivenlerini atlaya atlaya inerken ayağı burkuldu adamın.kendini bir anda son basamakta buldu.hafif aksayarak hızla yürümeye devam etti.yürürken ceplerini karıştırdı.aradığı metro kartı cebine değildi.sırt çantasının karıştırmaya başladı.bu çantanın içi, şimdi herzamankinden daha karışık gözüküyordu.alt tarafı bir sırt çantası, ne kadar hacimli ve dağınık olabilir ki? Lev iş başındaydı.Ona hak veriyorum.benim de gücüm olsa, bende uğraşırdım insanlarla.kuklanın iplerini görebilenlerimiz, ipleri çekiştirdikçe eğleniyor olmalı.
ederinden fazla paraya, renkli plastik jetonlardan birini satın aldı, turnikeye attı.ama turnike çalışmadı.Levi duvara sırtını yaslamış adamı izliyordu uzak bir köşeden.bir yandan da işaret parmağının tırnağını kemirerek gülümsüyordu adamın haline.
tekrar denedi jetonu.bu kez çalıştı ama tren kaçmıştı birkaç saniye öncesinde.Lev uğraşmadı jetonla.atladı turnikenin üzerinden.ve devam ettiler yola.bir sağa bir sola yürüdüler treni beklerken.arasıra durup raylara doğru eğildiler, kontrol ettiler trenin gelip gelmediğini.halbuki raylara gözünüzü diktiğinizde asla gelmez trenler.
sonunda geldi bir tanesi.indiler 4 durak sonra.adam hızla koşmaya başladı.5 dakika sonra dar bir sokaktaydılar.eski betonarme bir apartmanın önünde durdular.çantasını karıştırmaya başladı adam.şıkırtılardan anlaşıldığı üzere oralarda biryerlerdeydi anahtarı.fazla uzaklaşmış olamazdı.el yordamıyla bulmaya çalıştı olmadı.kafasını soktu çantanın içine.içerisi karanlıktı, dolayısıyla el yordamından farksızdı.dalga geçercesine gülümsedi Lev.Apartman görevlisi göründü kapıdan.dışarı çıkmak üzere kapıyı açmıştı.açılan kapı kapanmadan yetişti adam.apartmana girip asansöre baktı.5.kattaydı.beklemek istemedi.merdivenleri kullandı.5. kata vardığında anahtarı bulmaya çalıştı bir kez daha.uzun uğraşlar sonucu buldu ve açtı kapıyı.hışımla içeri daldı.odasına girdi.çekmeceden bir kalem çıkardı.çalışma masasının üzeri darmadağınıktı.o dağınıklığın içinde boş bir kağıt bulmak imkansızdı.ortalığa bakındı ama bulamadı.Rimbaud'nun illuminations'ı çarptı gözüne.arkasındaki boş sayfayı açtı.tek eksik yüzüğüydü.yüzüğü olmadan hiçbirşey yazmazdı.Lev bu kez onu fazla oyalamadı.çünkü acelesinin sebebini ve ne yazacağını o da merak ediyordu.kalem kağıda değdi.adam gülümsedi.yaklaşık bir saat önce dost sohbetinde aklına gelen cümleler, hafızası tarafından gasp edilmişti.

Ophelia

yanlış yerde doğup yanlış isimle adlandırılmış ve yanlış şeylerin peşinden koşmuş hayatı boyunca.adı Ophelia. şarkılar ve şiirlerdeki gibi değil hayatı.baştan sona yanlış bir kurgunun içinde çırpınan zavallı ophelia.
nasıl oldu da 21.yüzyıl kurbanı oldu 16.yy kahramanı ophelia?
genç yaşı ve beyaz saçları
kabarık eteği, korku dolu bakışları
ürkek kaçışları ve katil adımları
Heart island'daki şatosunda tek başına yaşıyordu.büyük dedesinin, kumar masasında barbarlardan kazandığı bu şato hiç böylesine boş kalmamıştı.öyle odaları var ki, aylar olmuş duvarları insan yüzü görmeyeli.tavan arası fareleri, dünyada insan adlı yaratıkların yaşadığından henüz habersiz.okyanusun dalgaları bile vurmuyor kalenin duvarlarına.seslerini dinleyecek birinin olmamasından yada gürültü yapıp Opheliayı rahatsız etmekten korktuklarından.
mezarı her daim açık dahi dursa kalenin avlusunda, zerresini tatmamış dünya tozunun.pudra şekeri değil elbet, belki deniz tuzundan ibaret.
Ophelia dolaşırken şatonun bahçesinde, bir gün kazdığı mezar çukuruna düştü adımları.toprak kavradı bedenini.kör oldu gözleri.toprak doldu tırnak aralarına.serindi toprak.işledi gözeneklerine.dünya doldu ophelia'nın hücrelerine.topraktaki kıpırdanmayı farkeden okyanus dalgalarını saldı adanın üzerine.şimşekler çaktı ve gök gürledi ardından.yağmur kıskandırdı okyanusu, üstünlük tasladı, bulutları sonsuzmuş gibi.çamura döndü toprak.gevşedi ağaç kökleri.sular eritene kadar adayı, yağmur yağmaya, gök gürlemeye, şimşek çakmaya devam etti.ve sonunda ada eriyip okyanusa hapsolduğunda, Ophelia özgür kalıp yüzdü kıyıya.113 gün boyunca yüzdü.kıyıdaki hayat rengarenkti.
sokaklarda gitar sesi,
dönüp duran çingene eteği
şerbet çeşmeleri köşe başında
kararmayan gökyüzü
şehir dolusu sokak lambası
gece yürüyüşünde kediler
Ophelianın gelişinden habersiz huzurlu semt sakinleri

22 Temmuz 2011 Cuma

Emile

tüm kırmızı kapıları siyaha boyayıp elindeki tüm siyah boyayı bitirdiğinde 12 yaşındaydı. Emile 12 yaşındayken dünyada siyahtan başka renkler de vardı. giderek koyulaşan ten ve saç rengi 22sine geldiğinde onu olduğundan olgun gösteriyordu. 22sinde çekildiği tüm fotoğraflarda haki rengi sırt çantası omuzlarındaydı. güneşin omuzlarında bıraktığı iz, mevsim kış olunca geçerdi ama kış olduğunda geçmeyen şeyler de vardı. bunların hepsi 48 yaşında yaptığı hatadan önceydi. Emile 48inden önce bambaşka biriydi. diş fırçasını çantasında taşımaya 22sinde başlamıştı. aynı gün içinde yemezse eriyeceğini bildiği halde, çantasında mutlaka peynirli sandviç bulundururdu. kokuşsa dahi atmazdı, bazen kokuştuktan sonra yer ve zehirlenme ihtimaliyle dalga geçerdi. arkadaşlarıyla başka yalnızken başka değildi Emile. arkadaşlarıyla da yalnızdı. beyninde yaşar, bazen unuturdu evrenin gerçek boyutunu."hayal boyutunda mutluysam, yaşadığımı söyledikleri boyutun başkalarının hayali olmadığından nasıl emin olabilirim" derdi, anlayanlar bile anlamazlıktan gelirdi.kolay kolaydır.kolay yaşamak kolaydır.kolay iyidir.gülmek kolaydır.gülmek her zaman kolay değildir.gülmek zaman zaman kolaydır.
mutluluğu yakaladığı dünyada, bomboş sahili paylaşırdı okyanusla.kumdan kalelerde yaşardı komşuları.kalelerin dışındaki çölün tamamı Emile'in dünyasıydı. Ait olduğu yerde mutluydu Emile. İnsanlar bazen bilmez bunu, aitliklerini yitirdiklerinde anlarlar ve hemen başlarını sokacak bir kabuk ararlar. onu olduğu gibi kabul eden kabuklarını 48inde kırdı Emile.En büyük hatasını yaptı.oysa gerek yoktu gerçekle yüzleşmeye.zahir çok daha güzel bir resimdi, ayna gibi.yanlış ama kolay.kolay sahtedir.güldürür.gülmek kolaydır.zaman zaman gülmek kolaydır.
12sinde kumdan kale inşaa ederken gözüne kum kaçtı.okyanusun kalesini yıkışını görmeyi bu sayede kaçırdı.küçüktü ama düşünmek kolaydı.düşününce anladı ki, hayal kırıklıklarına gözlerini kapatınca geçmesi çok daha kolaydı.

12 Temmuz 2011 Salı

Andrea

her parmağında ayrı bir yüzük taşırdı.rengi erimiş dudaklarında Lucasın şarkısını mırıldanırdı.
yolunu kaybetmek için yola çıktığı günlerden birinde, bulutlar doluştu göğe ve kaçıştı insanlar beton deliklerine.gölgeler gibi yalnız kaldı sokakta.kaybolmanın huzuru ve deniz feneri gibi arada üzerinden geçip yoklayan endişeler silsilesi, doğmayan sabah, değişmeyen iklimler ve çıkmaz sokaklarda, yalnızca tamamen kaybolmuş insanlara açılan kapılar.bu andreanın hikayesi.
ne kimsesi var andreanın ne de bir derdi.yıllar önce doğdu ve henüz bedeni dünyayı terketmedi.

5 Temmuz 2011 Salı

Lucas

kaldırım müziğini dinlediniz mi hiç ezgisini Lucasın yazdığı.yürürken neşeli, beklerken hüzünlü.çok geç bir saatte yazdı, sevgilisinin evinin balkonunda, catherine'i beklerken gece, ama gelmesini istemezken içten içe.sigara içiyordu önce, sonra vazgeçip söndürdü.balkonun demir korkuluklarından sarkıp baktı aşağı, gelen de yoktu giden de.sonra oturdu hemen yanındaki tahta sandalyeye.bir tıkırtı duydu sokaktan. merakla doğrulup baktı, gelen de yoktu giden de.sadece bir fare dolaşıyordu boş çöp tenekeleri arasında.saat çok geç olmuştu, hava aydınlanacaktı 2 yada 3 saate.iyice yayıldı otururken.uzattı ayaklarını karşısında duran boş sandalyeye.çok geçmedi, belki 15dk belki yarım saat.eğilip sokağa baktı tekrar.farelerin biri nöbeti ötekine devretmişti.fare başını kaldırıp baktı balkondaki Lucasa."gelen giden yok, rahat ol" der gibiydi.yine de Lucas bekleyecekti, sabah olana dek.ama böyle boş boş bekleyemezdi artık.içeri girdi. bir şişe şarap, 2 kadeh ve bir hırkayla geri döndü.oturdu sandalyesine.bardakların ikisini de doldurdu, Catherine gelirse beklediğini görsün, gelmesi için sabırsızlandığını sansın diye.3. kez biten kadehi doldurduğunda güneş daha yakındı balkona.ve bu sessiz seremoni giderek kutlama havasına bürünmekteydi.bir şey daha lazımdı bu kutsal törene.ancak öyle tamamlanabilirdi gece.içeri girdi Lucas.paltosunu giydi.balkona geri döndü.tahta sandalyeye oturdu.kadehini doldurdu.bacaklarını uzattı karşısındaki boş sandalyeye.mızıkasını çıkardı paltosunun cebinden.bir kaç ses arayışından sonra buldu doğru notaları ve çalmaya başladı doğan güneşe karşı.şarkısı hüznün perdelediği bir coşkuyu andırıyordu.keyifliydi, hem de çok.ama bir o kadar da ağır ilerliyordu notalar, gelmesini istediği sevgilinin evinden gitmeye çekinir gibi.ve sonunda güneş doğdu.bu bir çeşit izindi, bekleyişin bitebileceğini simgeleyen.Lucas kadehini son kez güneşe karşı kaldırdı.ve şarkıyı kaldırım farelerine armağan edip hızla uzaklaştı.

16 Haziran 2011 Perşembe

Patti

Bir şeyleri çöpe atmaya başlayınca her şeyi atmak istersin.
Bir gün aynanın karşısına geçti. o gün değişmeye karar vermişti. önce bir tutam saç aldı eline. makasla kesiverdi kolayca. çıkan ses bir kaç anıyı kırptı düşüncelerinden. sonra biraz daha kesti. ve sürekli kesmek istedi. ta ki anıları tükenene dek kesti saçlarını. anıları tükendiğinde saçları da tükenmişti. simsiyah saçları beline kadardı bir çok resminde. yılların anısı birikmiş, tozlanmaya yüz tutmuştu üzerinde. yer yer düşler ve saçlarının sonlarına doğru çokça düş kırıkları mevcuttu. esmer teni 23 yaşın getirdiği bir kaç iz dışında pürüzsüzdü. yaşını gösteren bir kadındı. ayna onu biraz daha büyük gösterirdi.
Bir gün uyandığında güneş odasını ısıtmış, duvarlarda desenler yaratmıştı. uyanır uyanmaz, öylece, pijamalarıyla sokağa attı kendini. yürüdükçe yürümek istedi. Birmingham'ın havası kaprislidir. yağmur önce bir kaç damla dökülür sonra sövdürene kadar döker bulutlarını insanın tepesine. Patti ağlasa bile kimse farkedemezdi göz yaşlarını öyle pervasızca yağan yağmurun altında. bulutlar yağdıkça yağmak istedi ta ki haftanın nemini üzerinden atana dek.
Patti ıslandıkça ıslanmak istedi ta ki göz yaşları bitene dek.
Bir gün yorgun argın eve döndü Patti. İşlerden ziyade fikirleri yoğundu. öylece uzandı yatağa. istediği bitmek bilmeyen fikirlerini uykuya satmaktı. gözlerini yumdu. yumaryummaz uyudu. uyudukça uyumak istedi. ta ki zihninde düş kırıntısı kalmayana dek.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Arnold

Hergün gökdelenin 102. katından izler gün doğuşunu.zavallı insanlar henüz uyanmaya çalışırken, koşuştururken caddelerde, arabalar çarpışırken, dünya ağır ağır dönerken ve yavaşlarken hızı her saniye, uğultusu uğramazdı 102. kata. belki dünya, bu denli büyük gökdelenlerle dolmasaydı ve ölülerimizi gezegenimizde saklamasaydık bu denli ağırlaşmazdı yükü ve yavaşlamazdı zaman. hızla dönerdik balerinin eteği gibi. savrulurduk belki. ama olsun; Arnold için farketmezdi. Hergün aynı manzarayı yayınlamamalıydı gökdelen camları. Çünkü defalarca izlediğimiz filmler uzar her defasında. devamının hayali kurulmaz olur artık.
102. kat hayallerin ulaşamayacağı kadar yüksekteydi zaten. bulutların, hayal taşıdığını sanan, batıl insan zekasının ürünü gökdelenler.
kimilerine göre Arnold'ın işi hep yaver gitmişti. gökdelenin katlarını birbir tırmanmamıştı ne de olsa. Sanki herkes sıfırdan başlamak zorundaymış gibi. Önünde sonunda alışıyor herkes. ya basamakları çıkmaya yada bodrumdan zirveye taşınmaya.Tıpkı Arnold gibi. Alıştıkça siliniyor insan yüzleri, duyulmaz oluyor sesleri. takım elbiselerinin iç cebine saklanıyor kimlikler. Alışkanlık gerçek bir travma belirtisi. muhtemelen bir bıkkınlık nöbetinde Arnold'ın içine işledi.
rekabetten mi, neşe emici sülüklerden mi yoksa kadınsızlıktan bıktı bilinmez, muhtemelen, altın kaplamalı kapı kilidini büküp, ingiliz işi oyma masasının altına saklandığı gün tutuldu bıkkınlık nöbetine. biri bitmeden ötekini yaktı sigarasının.boğazını gırtlağını hatta ciğerlerini acıtana kadar içine çekti dumanı. masanın üzerindeki yangın alarmı ötmeye başladı birsüre sonra. umursayan olmadı. kimse bilmiyordu Arnold'ın karanlık ve dumanın birlikteliğinden ne denli zevk aldığını. Ertesi gün ilk işi yangın alarmını söktürmek olmuştu. Sonra alıştı, her yorucu karar sonrasında masasının altına saklanıp, yüzü sigara dumanından isleninceye kadar içmeye. alıştı aynı hayalleri kurmaya. sonunda hep gün doğardı. bulutlar silinirdi gökyüzünden. zaten hayal de taşımazlardı üzerlerinde. gitsinler o zaman. nasılsa ölürken bulutlardan birinin üzerine atlayacaktı Arnold. Bıkkınlık nöbetinin hemen sonrasında oturacaktı deri sandalyesine ve arkasını gün doğumunu yayınlayan camlara dönecek, itecekti sandalyesini geriye doğru. önce kırık cam parçaları yağacaktı yüzüne sonra tarifi mümkün olmayan hafiflik hissi gülümsemeye dönüşecekti dudaklarında :)

8 Haziran 2011 Çarşamba

Ursula

Bir gün öyle büyük bir hata yaptı ki, sonraki ömrünü tanımlayabilen tek kelime pişmanlık olacak. Her pişmanlık sonrasında olduğu gibi gün geçtikçe çirkinleşecek, gözlerindeki ışıltı sönecek, kum rengi saçları ağaracak, hızla yaşlanıp küle dönüşecek ve külleri uçsuz bucaksız yamaçlardan denize savrulacak. Taşlaşmış kalbinin külleri balıklara yem olacak, balıklar denizleri terkedip kendilerini kıyılara vuracak yağan yağmurla yeniden canlanacaklar. canlandıklarında dünyaya geri dönmenin pişmanlığını yaşayacaklar ve pişmanlık suya oradan da toprağa bulaşacak. Bitkiler canlı olduklarını ispat etmeye çalışırken topraktan çaldıkları suyla zehirlenecek ve pişmanlık dolu oksijeni havaya salacaklar. Uçan kuşlar, akbabalar dahi zehirlenecek havaya bulaşan pişmanlıktan ve sonra tüm insanlar. Ursulanın yaptığı hatanın bedelini tüm dünya ödeyecek.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Hermann

19. yüzyılın ilk çeyreğinde, ülkenin ilk fotoğrafçı kulübesine sahipti Hermann. Siyah örtünün altında sihirler yapıp, insanların resmini çizerdi saniyeler içinde. yada bir tuşa basardı ve gümüş tozları yayılırdı kağıda.veya kimsenin bilmediği büyülü sözleri fısıldardı ve boş kağıtlar resimli görünürdü insanların gözüne.
upuzun film şeritlerinden tanırdı insanları. Richard, Arturo, Fiona hepsini oradan tanımıştı. hayatlarına dair her ayrıntıyı görebilirdi film şeridindeki bir fotoğraf karesinden. gülümsemelerinin yüzlerinde oluşturduğu çizgilerden anlardı kim olduklarını ve neler yaşadıklarını. zoraki bir gülümseme, anlamsız bir boş bakış, sıkılgan tavırlar, içten kahkahalar sonucunda oluşan derin yarıklar veya yüzeysel çatlaklar, hatta bazen pürüzsüz dudaklar.
Herkes fotoğraf çekilmeliydi eğer soyluysa ve insansa. Herkesin bir fotoğrafı olmalıydı Mia dışında. Fotoğrafçı kulübesine gelebilseydi ve fotoğrafını çekmesini isteseydi keşke. Ancak öyle tanıyabilirdi Mia'yı. Mia onu tanımasa da olur, o Mia'yı tanımalıydı mutlaka. Aklını kaçırabilirdi düşünmekten. parmaklarına kramp girerdi Mianın resmini çizmekten. Ama gerçeği kadar güzel olmazdı asla. bu yüzden gelmeliydi kulübeye, fotoğrafını çektirmeliydi mutlaka.
Yıllarca Mia'yı uzaktan izledi Hermann. Her adımda arkasındaydı, sessizce takip ederdi Mia'yı sokaklar boyunca. Sonunda gece olurdu ve ışıkları sönerdi evlerin. Karanlığa gizlenirdi Mia. Kimbilir belki kara elflerin diyarında dolaşırdı rüyasında, belki olmayan ülkede gezintiye çıkardı, belki de ölmüşlerin bedenine girer, dünyayı kurtarırdı geceleri. mutlaka tanımalıydı Miayı. aklını yitirmeden önce bilmeliydi kim olduğunu ve söndürmeliydi merakını.
Yine ayın dünya çevresini turlarken dolunay haliyle insanoğluna göründüğü bir gece Mianın evinin önünde soluğu aldı Hermann. yanında devasa büyüklükte aletler getirmişti. ilk günden beri kulübesini mesken edinen fotoğraf makinesinin parçalarıydı bunlar. tek başına taşıyamayacağı kadar büyük ve ağır olduğu için parçalayarak taşımıştı servetini. Sabaha kadar süren uğraşıların neticesinde bütün parçaları birleştirdi ve en başından bir fotoğraf makinesi inşaa etti. Eğer herşey yolunda giderse, fotoğraf makinesi düzgün çalışacak ve çekecekti Mianın resmini. güneş doğduktan saatler sonra aralandı Mianın kapısı. evin içinden sarışın bir kız çıktı. beyaz elbisesiyle dans eden bir kuğuyu andırıyordu. Acele etmeliydi Hermann. Bir an önce basmalıydı tuşa. Evinin önündeki koca makineyi farkeden Mia önce kaşlarını çatarak bunun ne olduğunu algılamaya çalıştı ve sonra gülümsedi Hermanna bakıp.İşte tam o anda parmağı bastı deklanşöre.Mianın yaydığı ışık objektife ulaştı.oradan da diyaframa.sıra örtücüye geldiğinde ya gözleri kamaştığından yada yanlış monte edildiğinden uzunca bir süre açık kaldı.bir aksilik olduğunu farketti Hermann. endişelendi. vurmaya başladı makineye. kurcaladı her yanını. ve sonunda örtücü kapandı. artık kağıt üzerine yansımıştı resim. makineyle uğraşmayı bırakıp kafasını kaldırdı Hermann. Mia yoktu kapının önünde. Bir kurt düştü içine. 'ya makine Mianın fotoğrafını çekmemişse.'
negatifi aldığında derin bir oh çekti. Mia oradaydı ve gülümsemesi gerçeğinden bile daha güzeldi. tek sorun Mianın fotoğrafını yalnızca Hermannın görmesiydi. ya makinenin yada Hermannın hayal gücünün mucizesi olsa gerek, kim baktıysa fotoğrafa, gördükleri boş bir kapı önünden ibaretti.
ışıkla resim çizen adamın son resmi oldu Mia. Onu tanıdıktan sonra gerek duymadı başka fotoğraflara.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Charles

Evinde beslediği mürekkep balığından mürekkep sağılamayacağını anladığında 10 yaşındaydı. O yıllarda çizgi filmler diğer herşeyden daha akıl karıydı. Yaşıtları gibi o da büyüyünce kaptan Tsubasa olacaktı. ama olmadı. Önce heyecanını kaptırdı planyanın çarklarına, sonra boşvermişlik doldu tırnak aralarına. Ve çay içmeye başladı. Bayatlasa da umurunda olmadı.

Rimsky

Rimsky gibi insanlar pek az bulunur dünyada.Sonu çift sayıyla biten yıllarda milyonda 6, tek sayıyla biten yıllardaysa milyonda 1 dünyaya gelirler. Zaten daha fazlasını kaldıramazdı yeryüzü. Evren bir seçim yapardı yanmak ve yaşatmak arasında. Son yıllarda giderek ısınarak yanmaktan yana kullandı tercihini. Çünkü evren de tıpkı Rimsky gibi.
Onun gibiler farklı yaratılmıştır diğerlerinden. Oksijenle değil, karbondioksitle nefes alırlar. Diğerleri ne kadar fazlaysa o kadar karbondioksit yayılacağından ortalığa, diğerlerinin çokluğu derecesinde özgürdür Rimsky. Rahatsız verici olduğu kadar zaruridir Rimskylerin çevremizde bulunması.
Evren mi Rimskynin Rimsky mi evrenin zerresinden yaratıldı bilinmez ama ikisi de kaybetme korkusuyla yaşar. Oksijenyanları hapsederler kendi ılıman seralarına.
Mahzeninde yıllanmış insanlar yaşar Rimsky'nin. Zavallıları oraya hapseder ve karbondioksitlerinden faydalanır.karşılığında yetersiz oksijenini bahşeder. Ne yazık ki bu döngü kabul görmüş bir paradigmadır.
46 yaşına bastığında kumral saçlarının yarısı beyazlamıştı Rimsky'nin. Her sabah mahzene inerdi biraz nefes almak için. çatıdaki güvercinlere uğrardı mutlaka. biraz okşar sonra havaya salardı onları. yemlerini ve sularını bırakırdı. hayretle düşünürdü her seferinde neden geri dönmek mecburiyetinde olmayan güvercinler her seferinde geri döner de, mahzene hapsettiklerim bana ihtiyaçları olduğunu bile bile isyan çıkarır her gün. eğer ihtiyaç duyduğu insan karbondioksiti olmasaydı güvercinlerin, zürafaların hatta domuzların karbondioksitinden faydalanmayı düşünebilirdi. Denemişti aslında. gençliğinde bu durumun lanetli bir karakter olduğunu kavrayamadığı için türlü yollara başvurmuştu. Sırf bu yüzden kaçak olarak geceleri hayvanat bahçesine girer her gece başka bir hayvanın kafesinde kalırdı. Sabah olup uyandığında nefessizlikten ölmek üzere bulurdu kendini. Parmakları morarmaya başlamış, suratı yeşermiş ve göz yuvaları büzüşmeye yüz tutmuş olurdu. Koşarak hayvanat bahçesinden çıkar ve mahzenine gidip saatlerce orada kalırdı. Mis gibi karbondioksiti doldururdu ciğerlerine. Tiksinse de mecburdu insanlarla aynı ortamda vakit geçirmeye. Keşke her gün isyan etmeselerdi. Aslında hergün isyan etmeseler, katlanabilirdi onlara ömrü boyunca. yine de ömrünün çabuk bitmesini isterdi.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Bob

Yeryüzünün sahteliğini keşfetti keşfedeli konuşmuyor Bob. Bu yüzden konuşulmayan meslekler seçiyor kendine. bazen bir saray nöbetçisi oluyor bazen jeton satan gişe görevlisi. para kazanmak için değil ama zaman çabucak akıp geçsin diye çalışmak zorunda hissediyor kendini ve tabii insancıl güdüler yüzünden. Herkes çalışıyorsa o da çalışmalı. birşeyler yapmalı ki batmasın kimsenin gözüne. Çünkü insanlar onu görürse ve farkederse zaman daha da ilerlemez hale gelir. yelkovan koşmaktan akrep yürümekten Bob yaşamaktan vazgeçer eğer farkedilirse. oysa biliyor zamanın da yanılgıdan ibaret olduğunu. renkler gibi onun da göreceli olduğunu. nasıl emin olabilir ki onun yaşadığı 1 saati başkasının 1 ömür yaşamadığından? nasıl emin olabilir onun gördüğü yeşilin başkasına sarı olmadığından?
Neticede bebekken düştük bu rüyaya. belki annelerimizin rüyasıydı belki Tanrı'nın ya da bir hayal kurdu Zeus içinden bizim geçtiğimiz. Sonuçta öğrendiklerimiz kadardık ve bir de dünya dışında kabul görmeyen yeteneklerimiz. Bir çoğumuz görebilir, işitebiliriz. istediğimizde bir çoğumuz aynı rüyada tıpatıp benzerler olabiliriz. ama farklı yaşarız. ölümlerimiz bile farklıdır. güzeller ve çirkinler, tatlılar ve tuzlular, siyahlar ve beyazlar... gördüğümüz tattığımız hissettiğimiz her neyse bizim algıladığımız kadardır. sadece öğreticilerimizin adlandırdığı gibi adlandırırız çevremizdekileri.
Bob henüz 6 aylıkken babasının hurda arabasının camından bakarken ilerleyen ağaçlara baktı sonra kımıldamayan asfalta. parmağını uzatıp ağacı işaret ettiğinde annesi gülümsedi "ağaç" dedi. "onlarca yeşil ağaç". keşke o zamanlar konuşabilseydi, çünkü henüz beyni öğretilerle yıkanmamıştı ve annesinin saçmaladığının farkındaydı. uzunca bir süre annesi ısrar etti ağaç yapraklarının yeşil olduğunda, gökyüzünün mavi, bulutlarınsa beyazlığında. Sonunda gerçeği unuttu Bob. Rüyanın yanılgısında, gerçek bir yaşam yarattı kendince.bu dünyada ağaçların yaprağı yeşildi.
16 yaşına geldiğinde, ölümün kıyısından dönüp gerçeği keşfettiğinde anladı ki aslında ağaç yeşil değildi. yeşil sadece bir kelime. başka annelerin rüyalarından dünyaya düşen bebeklere de gördükleri şeyin yeşil olduğu öğretildi. peki ya aynı şeyleri görmüyorsak?
Belki de o yüzden bazıları ormanı bazıları denizi sever. belki o yüzden Bob'un kahverengi diye gördüğü şeyi sevenler vardır çünkü gördükleri onunkinden farklıdır. belki o yüzden Bob güzeller güzeli Jessica'ya aşık olduğunda onu kimse anlayamamıştır.
16 yaşında bu durumu keşfetme şansını yakalayan Bob o günden sonra konuşmadı. uyanmayı bekledi.şimdilerde 36sında. yolun yarısını geçtiği için mutlu. çünkü biliyor ki rüyaların sonu hiçbir zaman hatırlanmaz.o kısımlar hızlı ilerler. kitaplarda ve filmlerde olduğu gibi.

6 Mayıs 2011 Cuma

Paul

Paul adını aldığı gün gazetelerde boy gösterdi. bebek veliaht beyaz ve korumasızdı. büyüler eski çağlarda kalmıştı ve o günden beri koruyucu melekler emekliliğin tadını çıkarmaktaydı. bir gün uyudu ve uyandığında dünkü tarihin aslında bugün olduğunu öğrendi. eli gazeteye gitti, gerçekten de dün bugündü. ve 30una basmış, yatağında uzanmaktaydı. kuytu bir daireydi burası. buna rağmen diğer komşuların hakkı olan güneşi de alıp odaya getirmiş gibi büyük pencerelere sahipti yatak odası. ayağa kalkıp mutfağa yönelmek istedi. Ama fark etti ki her yer yatak odasıydı. sonra kapıyı bulmaya çalıştı. dört yanı pencerelerle çevrili olan bu evin kapısı bulunmamaktaydı. ama mutlaka bir telefon olmalıydı. cep telefonunun icat edilmediği bu dönemlerde, alışkın olduğu üzere, komodinin üzerinde ahizeli bir telefon bulunmalıydı. tuşları çevirmeli olanlardan. fakat maalesef yüce dekoratör onu da unutmuştu.yarım saat kadar dolaştı durdu dört pencere arasında. saatin bile bulunmadığı bu ev dört yanı pencerelerle kaplı zindandan farksızdı. hayat dışarıda devam ediyor ve mahkum hayatı dört pencere arasından izlemek zorunda kalıyordu. ne o kimseye ne de kimse ona müdahale edebiliyordu.

19 Nisan 2011 Salı

Wendy

güneşin en parlak olduğu saat dilimlerinde dünyaya gelen tüm çocuklar gibi şanslıydı Wendy. gece doğanların kaderi ne kadar ağırsa o kadar hafifti Wendyninki.orta halli hayatında orta halli çocukluk anıları biriktirdi.sokakta bisiklete binen, dizleri çiziklerle dolu minik kız çocuğuydu önce, hayranlıkla dansını izleten güzel bir kız oldu büyüyünce. televizyona adım attığında 15 yaşındaydı. çocuk programındaki şirin balerindi. bale okulları yurdun dört bir yanına yayıldığında, bu kurslara giden kız çocuklarının yarısının adı Wendy'ydi. parmak uçlarında dünyayı döndüren yüzlerce Wendynin hayali bir gün onun gibi olabilmekti. öyle duru ve kusursuz.Ergenliğinde pek başarılı olmadığı matematik dersi Wendy için hiç sıkıntı yaratmadı. İflasın eşiğine gelen babasının maddi olumsuzluklarından da etkilenmedi. Dışarıdan baktığınızda orta halli sıradan bir ergendi. Tek farkı ergenlik bunalımlarından nasibini almayışı ve sivilcesiz bebeksi teniydi.Sanat tarihi bölümünü bitirdiğinde 23 yaşındaydı. artık küçük balerin wendy değildi ama her eve giren ve sevilen bir Televizyon yıldızıydı. hayatına giren ikinci erkekle birlikteydi. uzun yıllar birlikteliklerini sürdürdüler. öyle ki Wendy 50 yaşına geldiğinde bile ikinci aşkını unutamamış olacaktı ve evliliğini sürdüremeyişinin sebebinin bu olduğu konuşulacaktı, öyle olmamasına rağmen.Wendy kimseyi bilerek incitecek biri değildir. Melek olduğundan değil ama bazı insanların mizacı böyledir. planlı kötülükleri yoktur. ailemizin sevimli kızlarıdır onlar. şeytanların uzak durduğu, meleklerin çevrelerini kuşattığı, her adım atışında engellerin tesadüfi gelişen başka bir engel tarafından ortadan kalktığı kızlardır. taşa takılmaz narin ayakları, bilekleri burkulmaz asla, hızla geçen arabalar çamur sıçratmaz elbiselerine.Aslında sıradan bir kızdı Wendy. ünlüydü ama ya farkında değildi yada farkındalığını gizleyebiliyordu hal ve hareketleri. son derece nazikti ama asla gereksiz kibarlıklara girmezdi. dürüsttü. zaten yalan söylemeyi de beceremezdi. bir keresinde kendi televizyon programında, gelen konuğunun çıkan albümünü çok beğendiğini söylemesi rica edilmişti. program yapımcısı yalan söyleyemeyeceğine ikna olmayınca mecbur kalmış ve Wendy "gerçekten olağanüstü" diyerek konuğunu övmüştü. sözler ağzından çıkar çıkmaz mimikleri ağzını yalanladı. bakışları kameranın üzerinde durdu saniyelerce öyle bakakaldı evlerinde onu izlemekte olan seyircilere. gözleri doldu sonra. neyseki birşeylerin ters gittiğini farkeden yönetmen duruma el koydu. reklamlardan sonra wendynin rahatsızlandığı ve hastaneye kaldırıldığı anonsu yapıldı. hastanedeki boş odanın önünde ne de büyük kalabalık toplanmıştı.İnsanlar onu -nedendir bilinmez- gerçekten severlerdi. yakınlarındakileri sevgiye muhtaç bırakacak kadar düşüncesiz bu insanlar, onları tanımayan Wendy'yi içten severlerdi.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Felisha

İncecik bir kızın gölgesiydi felisha. bazen haddinden uzun simsiyah bir karartı. bazen rengi soluk griye bakan bir lekeydi duvarda. bütün gölgeler onun gibi sadık olabilir mi bilmiyorum. o tanıdığım en itaatkar gölgeydi. Darılmak, küsmek nedir bilmezdi. karanlıkta kaybeder diye sahibini, ışıkları hiç söndürmezdi.
Felishanın sahibi küçük bir kız çocuğuydu. Tıpkı Felishanınki gibi kabarık dalgalı saçları vardı. ama saçları felishanınki gibi kül rengi değil altın sarısıydı. bir de sahibinin mavi gözleri dışında pek fark yoktu aralarında.
Felisha iyi tanırdı sahibini.ortak yönleri öyle çoktu ki. ikisi de korkardı karanlıktan ve kurt adamlardan. Bir gün tanıyamaz oldu onu. Sahibi büyüme denen hastalığın pençesine düşmüştü. durumu gün geçtikçe kötüleşiyordu. önce sureti sonra huyu değişti. felishanın ise elinden birşey gelmiyor, yalnızca köşesine sinip üzülüyordu onun bu haline. ne zaman yardım için uzansa elleri, ancak nesnelerin gölgelerine dokunabiliyordu.
Yine sahibini takip ettiği bir sırada, elinin istemsizce ışığı kapatmak üzere olduğunu farketti.Pencereye baktı. Dolunay gökyüzünü aydınlatıyor, fakat kalın perdeler ışığın odaya yayılmasını engelliyordu.Sahibine baktı.Artık bir yetişkindi.Ve diğer yetişkinler gibi karanlıktan korkmamayı öğrenmişti.Felisha nın eli tıpkı sahibininki gibi düğmeye uzandı ve ışığı söndürdü.Karanlıkta kaybolan Felisha can havliyle açmaya çalıştı ışığı. Ama elleri düğmenin gölgesinde asılı kaldı.

1 Nisan 2011 Cuma

Adam Forgotten

adını unutan adam, bir gün mahvolmuşken ve çok da umurundayken hayat üstelik umut döküntüleri üzerini örtmüşken ve soğuğa rağmen uykunun en güzel yerindeyken uyandı. doğrulurken umutlar döküldü üzerinden ve başkalarının üzerine bulaşmak için rüzgara teslim olup uçuştular dört bir yana. asfaltta bıraktı yağmur izli adımlarını. kanalizasyona döküldü onlar da, sıcak denizlere inme çabasında. güneş doğdu. insanlar yuvalarından çıktı. yolları ve duvarları doldurdular ta ki karanlıktan korkup gizlenme çabasına girişene dek. güneş ısısı yayıldı hava boşluğundan vücutlara ve yalnızlıktan kurumuş göz pınarlarına. buğulandı dünya. Tanrı buğuyu silsin diye geceyi doğurdu üzerine.
sonra evinin yolunu unuttu adam. Gece şehvetini üzerine saldı ve evine aldı onu. kollarını doladı boynuna. sardı her yanını. ta ki adam gecenin bir parçası olana dek sarmaladı.
sırayla tüm bildiklerini unutturdu ona gece. karanlıktı çünkü. anılarını, arkadaşlarını, sevdiklerini, nefret ve hayallerini unuttu adam. geçmişini unuttu. kendini unuttu. unutmayı da unuttu.

11 Mart 2011 Cuma

Demian

Yolculuklar Demian'ı olgun, tuhaf bir kişilik haline getirmişti. 'Büyük adam' görüntüsü yüzünden; tütün değmemiş elleriyle tokalaşıldığında olmayan sigara kokusu algılanırdı. Gururu da yoktu oysa kanında nikotin de, hiçbirşey yoktu ufacık beyninde. sadece büyük görünür ve büyük konuşurdu. gökdelenlerin tepesinde yaşar, cahillerin günahlarına hükmederdi.hayatından geçen zeki kadınların isimlerini dahi aklında tutamazdı. zaten kadınlardan çok hayatlar geçmişti ömründen; hepsi de Demian'a ait.
Bir kez düştü cennetin parıldayan avize kristali, yüzbin parçaya ayrıldı, tuzdan farksızdı ve her bir tuz tanesi ayrı yaşamlara dönüşüp Demian'ın bedenine savruldu.Bütün tanecikleri yüreğini kapladığında, kırık cam parçacıkları canını yakmıyordu artık. Ne yakabilirdi ki öyleyse? kim acıtabilir Demian'ın canını, kendi istemedikçe?

3 Mart 2011 Perşembe

Victor

Şimdi merak edersiniz neden bu ses kaydını yaptığımı. Burada yapacak pek alternatifim yok da ondan. Zaman geçmek bilmiyor bu çelik halatları birbirine bağlayan beton kiriş üzerinde. oysa ne güzel olurdu şimdi boğazın serin sularına kendimi bıraksam. ölümün canımı acıtmayacağını bilsem hemen atlarım. ama boğazda yüzmek keyfini bir kaç dakikalığına dahi olsa tatmadan öleceksem neden atlayayım ki? hava serinlemeye başladı. neyseki sabah evden çıkarken ceketimi giymiştim. hayret doğrusu. normalde sevmem kat kat giyinmeyi. hele de baharın yeni yeni kendini gösterdiği günlerde. zaten herkes öyle değil midir? bir an önce kalın giysilerden kurtulma çabasında. daha ne kadar kalırım acaba burada? kaç saat oldu ki geleli? Tefecinin adamları beni buraya attığında saat 15:30 civarıydı. epey olmuş demek. onlar da çok garip adamlardı. nereliydiler acaba? biri Türk'tü ama diğer ikisini anlayamadım bir türlü. ecel korkusundan farkedemedim heralde hangi dilde konuştuklarını. Onlar benim çoktan öldüğümü sanıyorlardır tabii. belki de yakalanma korkusuyla uzak memleketlere kaçmışlardır. büyük cüsseli adamların ufak korkuları işte. gülünç.
Evden çıkarken kuş gibi hafiftim bu sabah. şimdi üzerimde yüzlerce arabanın tonlarca yükünü taşıyan boğaz köprüsü var. altımda karanlık marmara. milyon dolarlık yalıların ortasındayım. ne garip. kimse gözükmüyor bu kadar yüksekten. daha düne kadar boğazdaki yalısının terasında viskisini yudumlayan tefeci de görmezdi beni. demek yüksektenmiş.
İyi oldu bu kayıt işi. birileri beni bulursa ve kurtarmayı başarırsa, intihar etmediğimi anlatmam zor olacaktı. belki kayıtları dinleyince anlarlar. Ne zaman arasam ki bizimkileri? yok, şimdi değil. biraz daha dinleneyim.
bu kirişe kendimi atarken hayli yoruldum. beyaz arabadan yaka paça dışarı attılar önce. sonra öldürmenin daha doğru bir karar olacağını düşünmüş olacaklar ki kendileri de indiler. iki üç metre koşmaya kalmadan sırtımdan tuttu çekti daha iri olan. Ah ah eğitime önem verilmiyor bu memlekette. be adam madem boğazdan aşağı fırlatacaksın beni, Allah kuvvet vermiş. kaldır fırlat dimi? yok. zorla ittirdiler düşmem için. yahu çevrede bir sürü meraklı göz var. aynı gün teşhis ederler kimliğinizi. Neyse işte durum bu. bunlar beni itince aşağı, bende can havliyle korkuluklara tutundum. ama 74 kiloluk bedenimin hissedilen ağırlığı 740 kiloya ulaşınca "bu böyle olmaz" dedim kendi kendime. ellerim kaymaya başlamıştı. soğuk soğuk terliyordum bir yandan. öte yandan "söyledikleri gibi Muhammed'e mi inanmalıydım yoksa İsa beni kurtarır mı diye hesap yapıyordum. hesaplarıma göre 4 dakikalık takatim kalmıştı. 4 dk. içerisinde köprünün altındaki kirişe ulaşabilirsem kurtulabilirdim. ve "söz" dedim "eğer 4 dk. içerisinde kirişe ulaşamazsam atlayacağım" görkemli bir ölüm ritüeli planladım 4dklık yol boyunca. kirişe vardığımda önce sağ bacağımı uzattım kirişe.sonra hayatımın en önemli riskini alıp sol elimi bıraktım. başka türlü uzanamazdı öteki bacağım.sonra tüm gücümü ayaklarımda toplayıp olanca gücümle sıçradım betonun üzerine. Bu tozlu alan, o an için evim kadar değerliydi. biraz dar tabii. zamanında düşünememişler bir adamcağızın buraya sığınacağını. olsun. hava karardı iyice. ışıklar aydınlatıyor şehri yavaş yavaş.Siz de farkettiniz mi İstanbul'un en karanlık vaktinin ışıklar yanmadan hemen önce olduğunu. Boğazın ışıkları altında, şimdi buradan, tam da benim bulunduğum yerden izlemelisiniz İstanbulu. Arasam mı bizimkileri? Ama bu manzara da bırakılmaz ki şimdi. şarap olacaktı şarap. keşke Philip'i arasam. bi şarap kapıp gelir mi acaba. şimdi arasam, çağırsam, hayatta inanmaz bana. neyse biraz soluklanayım. Giderim nasılsa.

27 Şubat 2011 Pazar

Philip

Azınlık olmanın getirdiği popülariteden faydalanmayı kesti Philip. Artık ne unutulmaya yüz tutmuş inançlarını ne de çoktan nesli tükenmiş ulusunu kullanıyordu kendini tanıtırken. Zaten yok olmuş öğeleri barındıran bir karakter ne denli uzun soluk alabilirdi ki dünya üzerinde.
hem artık düşünmüyor eskisi kadar. Geçmişi unuttuğundan değil, hatırlamaya gerek duymuyor.
Saçsız bir bebekken sebepsiz yere neden gülüp durduğunu daha iyi anlıyor şimdilerde. Bebekken de kafa yormazdı nasıllara.
Çevresi öyle kalabalık ki Phil'in.Aslında yakışıklı sayılabilirdi boyu biraz daha uzun olsaydı. Ama çarpık gülümsemesi değil insanları ona çeken. Bazı insanlar vardır. hep dört ayak üzerine düşerler, hep güzeldirler ve herkes onları anlayamadıkları sebeplerden ötürü sever. İşte Philip böyle bir adam.
Onun gibiler katkısız sevgi yumağının içindeymiş gibi gözükseler de her zaman kıskanılmışlardır.Kıskanılan yönleri Allah'ın onlara tahsis ettiği kusursuz kader değildir. Çünkü kimse kaderinin peşinden koşmaz.kader kovalayandır. Phil gibilerin kıskanılan yönleri mutluluklarıdır. Hayatları boyunca mutluluk için savaşanları düşünüce kıskanmakta çok da haksız sayılmazlar. Philip de biliyor ki; mutluluğun düşünmezlikten geçtiğini bilselerdi, böylesine kolay mutluluğu neden bulamadıklarını 2 gün düşünür, 3. gün intihar ederlerdi.
Mutluluğun sırrını darağacına çıkmadan hemen önce öğrenmişti.az önce karga tulumba götürülen babasının cesedini düşünmemeyi öğrenmek zor oldu. Kahverengi halatı tüm hafifliğiyle boynunda hissettiğinde babasının görüntüsü zihninin karanlıklarına karıştı. 38 yıldır özenle büyüttüğü bedeni canıyla vedalaşırken, gelen emir sayesinde ölümden kurtuldu. Neden asılmaması için emir geldiğini hiç bir zaman düşünmedi. Onu düşündüğü gün öleceğinden korkuyor.hiç ölmeyecekmiş gibi mutlu Philip.

22 Şubat 2011 Salı

Hugh

Onun gibi bir çocuğa zaman zaman hepimizin ihtiyacı oluyor. çevremizde olsun yeter. varlığını bileyim, görmesem de olur.o konuşsun ben dinlemesem de.bizim mahallenin çocukları dalga geçerdi onunla. ama o her zaman sokağımızdan geçsin isterim. herkes ister; yalnız ben değil. Hugh sokağımdan geçen çocuk. Yanlış anlaşılsın istemem. sadece ihtiyaç duyduğum için sevmiyorum onu. Dediğim gibi herkesin hayatına değmeli öyle birisi. Değdi de zaten.
eskiden yalnızca Sofie'nin dünyasındaydı.şimdi başkalarının dünyasına daldı ve sofie'yi de uzunca bir müddet başkalarının dünyalarına misafir etti. Sofie ona ihtiyaç duyduğu için uzun bir süre peşinden gitti. Hugh herkese ve heryere yetememeye başlamıştı. kağıt ve kalemi eline alan Hugh'u çağrıyordu. oradan oraya koşturmak Hugh'yu epey zayıflattı. Sofie'yi ihmal ettiğinin farkındaydı çünkü eskisi kadar mutlu değildi.Onunla birlikte eğlenerek zaman geçirmeyi özlemişti. Çünkü sadece Sofie onun eğlenmesine müsaade ediyordu. Öyle sanıyorum ki Onu sadece Sofie anlayabiliyordu. Sadece Sofie Hugh'nun verdiklerine koşulsuz güveniyordu. Nasıl güvenmesin ki? Sokağımızdan geçen çocuktu Hugh. Sofienin mutluluğu Hugh'nunkine bağlıydı, Hughnunki ise ona ihtiyaç duyan herkesinkine. Hal böyle olunca tükenmeye başladı Hugh. Bu durum Sofie'yi akılalmaz bunalımlara sürükledi. Çünkü Onun sayesinde mutsuzluğu daha önce tatmamış, Onsuz hiç yaşamamıştı. Onu kamuoyuyla paylaştığı güne lanet ediyordu.
Sofie saatlerce yeni çıkardığı romanıyla ilgili ropörtaj yapmak isteyen konuğu için hazırlandı.Son soru geldiğinde cevap vermemesi gerektiğini nereden bilebilirdi."Size tüm bunları yazdıran güç nedir" hiç beklemeden cevap verdi. hiç düşünmeden: "Hugh"
Zayıf bedeni -hatta cılız- ,omuzlarına düşen kumral saçları, mavi gözleri, küçük avucundan ve uzun parmaklarından oluşan elleriyle tanıdım Hugh'u.Henüz 14 yaşındaydı. şimdilerde 16 olmalı. o zamanlar sık sık uğrardı bana.

20 Şubat 2011 Pazar

Miranda

Miranda'nın hikayesi biraz farklıdır. O bir yazar. üstelik kadın bir yazar. ama farklılığı bu kadarla sınırlı değil.
Güzel bir kadın Miranda. ama onu güzel yapan ipek saçları, uzun boyu, beyaz teni değil. aksine kara kuru bir kadın o. Yine de güzel. çünkü parlak bakışları var. ilerlemiş yaşına rağmen parlak yeşil gözleri var. Gözlerine bakan herhangi biri onun yeşilden yaratıldığını düşünebilir ve sırf bu yüzden yeşile tapabilir.
ve tabii her kadın gibi saygı bekler.ama o saygıdan da ötesini ister. İtaat etmelisiniz eğer yakınında olmak istiyorsanız. yoksa hırslı pençeleriyle paramparça edebilir hayatınızı hatta anılarınızı bile belki de düşüncelerinizi de.
insanlar sanıyor ki yazarlar yazmaya kendilerinden başlarlar. ama yanılıyorlar. çünkü ben Mirandayı tanıdım ve o asla kendinden bahsetmez. konuları ve karakterleri kendisinden ne kadar uzaksa o kadar saklanırdı dünyanın bilinmeyen diyarlarına. oralarda yaşam farklı akıyor tabii. tadına varabileceğiniz her türlü güzellikle kuşatılmış uzak diyarlar. çünkü bir keresinde demişti ki " ben nerede değilsem orada mutlu olacağımı sanırım " uzak diyarlarda yaşatırdı karakterlerini. ulaşamadığı topraklara yarattığı karakterleri gönderir, onların gözüyle yaşardı uzaklarda. Ne var ki şu sıralar pek gidemiyor. çünkü yaşı hayli ilerledi. yeşilin her tonunu kateden gözlerindeki pırıltı sönmeye başladı.saçlarındaki aklar yarattığı karakterlerin sayısını aştı. Çünkü karakterleri yaşadıkça o yaşlandı.

18 Şubat 2011 Cuma

Franz

Bir gece terler içinde uyandığında artık insan olarak işe yaramaz bir mahluk olduğunu ve eğer bu gidişatı değiştiremezse ölmesinin en onurlu tercih olacağını farketmişti.İşte o günden itibaren ona Franz diyeceğiz.Çünkü Franz kendine değer katacak tek yolun değişmekten geçtiğini yaşanması zor deneyimlerle tecrübe etmişti.
Franz olduğunda 19 yaşındaydı. Reşit olduğundan, bedeni üzerindeki tüm haklara, en az ruhu üzerinde olduğu kadar sahipti.
Buz gibi ameliyathanede aldı soluğu. Apar topar yatırdılar onu. cerrahlar oldukça hevesliydi. böyle vakalar onlar için fırsat demekti ve kolay ele geçmezdi.
parlak kumral saçlarından başladılar kesmeye. saçları beyaz fayansa döküldü. sonra hassasiyetle renksiz ve fersiz gözlerini ayırdılar yuvalarından. bir kavanozda muhafaza edilmek üzere kenara ayırdılar. sırada elleri vardı. yaşının toyluğunu gözler önüne seren ellerini kestiler. Ellerini keserken aceleci davrandılar çünkü onlar tehlikeliydi. Narkoz etkisini yitirirse önce eller doktorun boğazına sarılırdı daha öncesinde de gözler. saçlarını niye mi kestiler? sanırım bu ameliyatı yapan doktorun beğenisiyle alakalı bir durum.belki de steril ortamın gereklerinden.bilemiyorum.
ellerden sonra sırasıyla ince kolları, futbol topuna değmemiş ayakları ve ardından bacakları sonra belinden ikiye bölünen koca bir gövde ve gövdeden ayrılan kafası neşter darbeleriyle ayrı kavanozlara sığacak büyüklükte şekillendi.Cerrah bu noktaya geldiğinde tam 2 saat dolmuştu. Bu adamın Franz olmak için feda ettiği 1 yıllık ömrünün yanında pek de uzun bir süre sayılmazdı.
parçalara ayrılan Franz 1 yıl boyunca çeşitli kimyasallarla doldurulan kavanozların içinde bölük pörçük bir hayat yaşadı. Beklemek zordu elbette ama sonunda insan turşusu olacaktı ve bunun için herşeye değerdi. kavanozdan çıktığında ve tekrar bütün haline geldiğinde ameliyathaneye girerken kurguladığı Franz olarak çıkacaktı. bunun için değmez mi?

11 Şubat 2011 Cuma

Kronk

Beyin yiyicilerin başında gelir Kronk. Pek çoğumuza gözükmez. Görürseniz tanıyın diye söylüyorum, o kadar küçük kafalı birinden böyle büyük bir yiyicilik beklenemez doğrusu. küçücük kafası ve kocaman vücudun, bünyesinde barındırdığı diğer zıtlıkların yanında çok önemsiz bir ayrıntı.
Her türlü kılığa bürünebilen bu yiyici az düşünmekten çok yorulmuş beynimin sağ arka lobuna yerleştiği gün onu tanıma fırsatı buldum. başlarda çok sıkılgan bir tavrı vardı. saklanması gerekirken yoldan geçen yaşlı teyzeye hesap vermek zorunda kalan afacan Ali'ye benzettim onun bu çekingen halini. sonra biraz muhabbet ettik ve varlığıyla ilgili hemen hemen herşeyi anlattı bana. beynimize saplanıp kalan düşünce artıklarından meydana geldiğini ve zamanla canlanıp bizden bağımsız bir organizmaya dönüştüğünü, bu dönüşüm esnasında çektiği ve çektirdiği sıkıntıları bir bir anlattı. bazı yerlerde onu durdurup soru sormam gerekti. örneğin genellikle ne tür düşüncelerden meydana geldiklerini sordum. fakat düşünce tipinin Kronkun yaratılış hızına çok etkisi yokmuş.Pek inandırıcı olmamakla birlikte haklı olabilirdi. en çok merak ettiğim soruyu en sona saklamıştım. kafası ve vücudu arasındaki orantısızlığın sebebini herşeyden çok merak ediyordum. Bunu sormama şaşırdı.bu durum tamamen düşünce yapısından kaynaklanıyormuş. nasıl ki insanlar için en önemli organ beyinse, yiyiciler için de öyleymiş. yiyicileri oluşturan organların boyutları ise düşünce tipine göre ayrılırmış. bu durumda çok önemli meseleler içeren düşünce artıklarından meydana gelen bir yiyici kocakafalı olur, benim gibilerin yiyicileri ise Kronk gibi olurmuş.

3 Şubat 2011 Perşembe

Cihan

çölde yürüyen kadının ayağındaki halhal sıcağa dayanamayıp kuma gömüldü.kum fırtınası onu alıp susuzluğa yenik düşmüş yerde öylece yatan yabancının avuçlarına bıraktı.yabancı halhalı koluna doladı ve sonu gelmeyen yol arayışına yürüyerek devam etti. kolunu salladıkça halhalın müziğine eşlik etti.müziği duyan akbaba, ağzındaki avına acıdığından değil ama leş yemekten bıktığı için tilkiden kopardığı son parçayı yere tükürdü. akbabanın tükürüğünün bulaştığı tilki parçası yabancının karnını doyurdu. karnı doyan yabancının susuzluğu arttı. daha fazla dayanamadığından, medeniyete 100metre kala yere yığıldı. çölde yürüyen kadın onu bulduğunda ödünç verdiği halhal hala kolundaydı. Onu alıp ayağına taktı. yürüdükçe ritm şekillendi, yürüdükçe yürümekten zevk aldı. medeniyete geldiğinde tükenmek üzereydi. su içmek için nehre eğildi. nehir akıntısı onu içine çekti ve ciğerlerini suyla doldurdu. nefes almayı bıraktıktan 1 saat sonra akbaba leş yiyici olduğunun farkına vardı ve yemeğe kadının sol ayak bileğinden başladı.

14 Ocak 2011 Cuma

Sintia

parlak taşlarla süslenmiş elbisesini giyinmiş ve gecenin ev sahipliği ettiği partiye doğru yol alıyordu. deep purple dinlerken mutluydu. en ufak bir endişesi yoktu ya da kafasını kurcalayan herhangi bir sorun.radyoda mandrake root.şarkıdaki kız iksiri içtiği an hızla değişmeye başladı herşey. bir kara kedi belirdi kırmızı mustang'in önünde. ani bir fren ardından kulak yırtan ciyaklama yankılandı boş caddede.asfalt yarıldı, altındaki bataklığa düştü Sintia. yüzeye çıkmak için çırpındıkça battı dünyanın merkezine doğru. dünyanın merkezi sıcaktı ve magmanın lavları tenini sardı. ve cehennem de oradaydı. yerin 7 kat altında camiyi dönünce solda. cehennemde gördüğü kara kediyi hemen tanıdı. kedi dile gelmiş, yalvarıyordu kurtulmak için. bir masumun günah işlemesine sebep olduğu için cezayı hakettiği yönündeydi verilen karar. Sintia'yı gördü sonra. alevden yapılmış elbisesiyle tam da ait olduğu yerdeydi. Onu işaret etti hakime: "buydu beni öldüren" dedi. tüm ahali meraklı gözlerle döndü Sintia'ya. bir cevap bekliyorlardı. hafifçe başını salladı Sintia. kalabalıktan "hell yeah!" sesleri yükselmeye başladı. binlerce kişiye uğursuzluk getiren kara kedi cezaya mahkumdu. zebaniler tuttular ensesinden. ateş dolu çukurlardan birine fırlattılar. dört ayak üstüne düştü kara kedi. oysa herkes biliyordu, karakediye uğursuzluk ünvanını bağışlayan bile Sintia'ydı.günahlar kraliçesi.

Diego

her rengi katıp karıştırmaktan görünmez hale gelmiş Diego. görünmez olduğu yetmiyor gibi şimdi görme yetisini de kaybetti çünkü öyle çok kalabalık ki çevresi. ama ben biliyorum neden böyle olduğunu. hep yalnızlık korkusu yüzünden. hep o karamsar şairler yüzünden. onların dayattığı zorlama duygular yüzünden. heryer bembeyazken ne güzeldi halbuki. sarı kıskançlar ve yeşil küfürbazlar yoktu o günlerde.mavi şeytanlara ne demeli. hele gece mavisi olanlar yok mu? belki de diegonun sonunu mürdüm kadınlar getirmişti?
şimdiyse Dalinin paletinden farksızdı. çevresini saran kalabalık her zaman böyle cansıkıcı değildi tabii. başlarda iliklerine yer etmiş yalnızlık güdüsünü perdeleyen gökkuşağı gibiydi; göz boyadı. zamanla kalabalık çevresine yer etti ve o kimseyi kovamadı. neden kovmadığını bilemiyorum. sanırım bu bir çeşit hastalık. ilk semptomu, rahatsızlık duysa dahi çevresindeki kişiye tahammül etmesidir. çünkü kahpe feleğin dönüp dolaşıp sinsi kırmızıya muhtaç etme ihtimali düşüncelerine musallat olmuştur. sonra öyle çoğalır ki kalabalık, yalnızlığını özler olursun ve artık gözlerinde boyandığından kendini dahi göremezsin. hatta gerçekten çevrende olmasını istediklerinden ayrı düşersin.belki hiç değişmediğin halde " sen çok değiştin " derler sana. yani en azından Diegoya böyle diyorlar şimdilerde. Bu insanlar bir alem. görmüyorlar mı adamın yüzüne gözüne bulaşmış suluboyayı. Silseler çıkar elbet. nar lekesi değil ya bu.
işte en kötüsü nar lekesi... diego henüz nar rengi sözde mutlularla tanışmadığı için şanslı. anlatılana göre nar insanları pek vahşi olurlarmış. sahte mutluluklarını üzerinize salar, kulağınıza yalancı telkinler fısıldarlarmış. siz onlara inandıkça sahte mutluluklar çoğalır, bir iken bin bazen on bin olurlarmış. ne zaman ki bir narın tanelerinden daha fazla sahte mutluluk yaşarsa insan, o zaman nar lekesi bulaşırmış üzerine. reel hüzünler kabuk gibi çatlar, sahte mutluluklar teninize fışkırırmış. sıçradığı yerde leke bırakır, böylece yavaş yavaş sizi ele geçirirlermiş. düşünsenize nar suyuna bulanmış soytarılar gibi dolaştığınızı. Dua edelim Diego kalabalığından sıyrılsın, Tanrı onu yalnızlığı anlayabilenlerden kılsın:)

12 Ocak 2011 Çarşamba

Tracy

Tracy'nin gunlugunden:
"bu kez ben uyaniyorum gune.sustugum gunden beri ilk kez gunes gozlerimi aliyor.sen bitirdin tum vazifeleri ve cekildin uykuya.bu kez gicirdamasindan nebze endise etmedigim tabutumu aralayan benim.gorkemli bir gurultu yaratmadi ama birbirini kovalayan hamam boceklerini yuvalarina gondermeye yetti gicirtinin dozu.uzerimde 4 yildir el degmemis toz...kilo aldigim hissini uyandiran uzerimdeki tozun agirligi mi; yoksa tozlanmis anilarim mi? Her ne varsa toza ve tozlanmisliga dair yirtip attim uzerimden.
Karsi duvarda asili duran aynaya baktim once.bakmamla kacmam bir oldu.oyle irkildim ki suretimin yansimasindan, kendimi odaya gozculuk eden pencerede buldum.hizimi alamamis olmaliyim; bir kac saniye sonra, cam kiriklariyla birlikte asagi suzuluyordum. Neyseki yuksek binalarin kiyamet gostergesi olmadigi bir yildaydik ve yere dustugumde aci yerine dehset duymaktaydim. Birlikte yolculuk ettigimiz cam kiriklarindan buyukce olanina ilisti gozum. Yansimam aynada gordugumden farksizdi..."

Vakurettin

hey! şu aşağılık psikopatın gözlerindeki canavara bir bak. onu görmeyeli uzun zaman olmuştu. küskün bir tavırla, 'yorgun bakışlara' sahip Vakuriyet canavarı. gözlerinde belirdiği kişiye hiçbirşey katmayan fakat karşısındakini bir o kadar etkileyen tek canavar olsa gerek dünyada yaşayan.
istediği çantaya sahip olamayan kızın gözlerinde veya şarap alamayan berduşun kurumuş boğazında. belirdiği yeri yakıp arzu ve hırslarından küller doğuran kişidir Vakurettin. aydınlık yüzü solgun ve ifadesizdir çoğunlukla. birleşik kaşlarından tanıyabilirsiniz Onu. martı kaşları uçar ve konarsa birinin hayallerine, Vakurettin ele geçirir gözlerindeki isyanı.tatminkar birine bile dönüştürebilir kişiyi, eğer kişi masum ve yalnızsa. Masum olmalıdır çünkü bu canavar ancak masum kişilerle başa çıkabilecek güce sahiptir. daha fazla kudreti Tanrı ona bahşetmemiştir. bir düşünsenize vakur milyarları. zalimlere yapışıp kalsaydı onları asla doyuramazdı. yalnız olmalıdır çünkü ancak yalnız biri kendini beğenme hissiyle varolmaz.
Nihayetinde canavardır gelip gözlerinize ya da boğazınıza yapışan. çünkü vakur kişiyle başetmek zordur ve kimi zaman Vakurettin sahip olduğu bedenleri dahi canavara dönüştürebilir.

9 Ocak 2011 Pazar

Celine

Bir kağıt aradı dağınık anılarla dolu çekmecelerinde. yer yer buruşuk anılar da vardı, bazıları sararmış, kimilerinde yazılar okunmaz olmuş, kimilerinde mürekkep dağılmış. Kuşkusuz buralardaydı aradığı kağıt.Onu atmış olamaz.Belki yakmıştır ama asla atmaz.Çünkü kağıt ya yazmak yada yakmak içindir. Zaten kelimeler ancak yakıldığında yok edilebilir.

Nihayet buldu kağıdı.Üst köşesi kıvrılmış, yazılar hala okunaklı.güzel el yazısı hem de çok güzel.Bir geçmiş zaman şairinin kelimeleri.
Peki kimdi bu şair?neden yazısı böyle güzelken imzası böyle çirkin.Celine çok çaba sarfetmişti yazanı bulabilmek için.Nafile.Yıllar sonra yine aklına düştü bu şiir; görünüşe bakılırsa yine bulamayacak şairi. Oysa ne çok isterdi hayatını değiştiren şiirin sahibini tanımayı.O kelimelerin efendisini bir tanıyabilseydi..Celine'i ancak o anlayabilirdi.

Sonunda vazgeçti.Onu asla bulamayacaktı.Bir hayaletin peşinden koşmak ne kadar anlamsız.

Sinirlendi.Hayalet şairi bulma hırsı gözlerinde yaş oldu.Kızgındı.En çok gözünden akanlara.
Sokak lambasının aydınlattığı caddeye bakan pencereyi ardına kadar açıp kağıdı geceye savurdu. İnce kağıt; üzerinde hayalet şairin kalem izlerinin ağırlığıyla yere doğru süzülürken, sokak lambasının ışığı hem caddeyi hem de kağıdın yukarı bakan ön yüzünü aydınlatmaktaydı.
Caddede şeytanlardan bihaber ıslık çalarak yürüyen Jesse, başını kaldırıp aşağı süzülen kağıdın alt yüzünü gördüğünde, adını tersten yazarak attığı imzayı tanıması zor olmadı. Önce şaşırdı, sonra gülümseyerek metrelerce yükseklikteki açık pencereye baktı. Koşar adım çıktı merdivenlerden. Kağıdı Celine'in kapısının altından fırlattı. Sonra hızla uzaklaştı kapıdan. Yine ıslık çalarak sokak lambasının aydınlatmadığı başka bir caddeye doğru yürüdü.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Dominic

Cam kenarında yolculuk eden Dominic, arkadan gelen patırtıyı merak ederek arkasına dönüp açılan vagon kapısına baktı. tren yolcu almak için durmuştu. Bir adam cüssesine aldırış etmeden pianoyla trene binmeye kalkışmıştı. bir kaç yardımseverle birlikte içeri taşıdılar konsol pianoyu. "görülmemiş şey" diye mırıldanıyordu yolcular. bu adam şaşırmış olmalıydı. sarışın genç, "yanlış yerdesiniz bayım" diye seslendi. belli ki beyinleri uzun süredir düşünmek faaliyetinden yoksundu hem sarışın gencin hemde yanındaki iki arkadaşının. arkadaşlarından kız olan, kızlara özgü biçimde kıkırdadı. Sonra adamla ilgilenmeyi kesip bu durakta inmeleri gerektiğini farkettiler ve aceleyle dışarı fırladılar. bu sırada kızın elinde tuttuğu ceketi kapanan kapıya sıkıştı. biraz çekiştirdi fakat nafile. ceket trende uzun bir yolculuğa mahkumdu artık.tekrarlı notalardan oluşan ılık bir melodi duyuldu sonra. kuşkusuz pianistin parmakları sebep oluyordu bu sese. daha da şaşıran yolcular müziğin esintisine kapıldılar. Dominic gibi cam kenarındakiler, koridor tarafındakiler hatta ayaktakiler hayal kurmaya daldılar. müzik böyle devam ederse kuşkusuz hepsi inecekleri durağı kaçıracaklardı.dakikalarca devam etti "la dispute" etkisi. başka birinin hayalleri canlandı Dominic'in zihninde. "ılık bir bahar sabahında, yeşil, gölgeli bir yerde kahvaltı yapar gibi rengarenk kıyafetli insanlarla birlikte, bir umut doldu kalbine."sanki trendeki insanlardı hayalindeki, yeşil bahçede umuduna eşlik ediyorlardı.aniden sustu şarkı orta yerinde. karanlığa büründü kıyafetler ve hayaller.yüzü ıslandı Dominic'in.sıçrayan her neyse sıcaktı.piano çalan adama baktı. yerde yatıyordu.revolver yanında oturan kadının ayaklarına düşmüştü.tren istasyona yanaştı.kapıya sıkışan ceket, ruhunu kaybeden piyanistin bedeni gibi yığıldı, raylara düştü.insanlar indi birer birer.Nasıl hayret etmişlerdi kimbilir.Dominic yalnızca ayaklarını izliyordu.ayaklara bakınca ancak telaşlı olduklarını anlayabiliyordu.Dominic de inmek zorundaydı. işe yetişmek için bir sonraki treni kaçırmamalıydı. Trenden indiğinde, kadın orada öylece kalakalmışken, Dominic kapüşonu olmasına rağmen başına geçirmemişken yağmur yağmaya başladı.Yüzündeki kanı yıkadı. kan bir yabancıya aitti.Şimdi sanki yıllardır onunmuş gibi pişkin pişkin süzüldü yanaklarından. ayaklarına baktı. kana bulanmıştı. ayak izlerine bakmadı ama biliyordu ki yağmur yıkayana dek heryere taşıyacaktı yabancı piyanistin kanını.

2 Ocak 2011 Pazar

Taiichi

ömrünün bir soytarının kıyafetleri kadar renkli bölümünde, karanlığa boğulup, hiç renk görememiş olması ne acı...
doğduğunda anlamamışlardı gözlerindeki ışığın noksanlığını. ama yıllar geçtikçe renklere tepkisizliği dikkat çekti. maviyle kahverengi arasında tercih yapması gerektiğinde kahverengiyi seçtiği bile olurdu.bu durum annesini epey üzmüş, derin kederlere salmıştı. neyseki hastalığı çaresiz değildi. lotus yapraklarından birini kaynatıp içtiğinde, gözleri herkesin gördüğünü görecek, renkleri seçebilecekti. Maalesef yaşadığı topraklar bu çiçeğin yetişmesine elverişsiz olduğundan, o ana dek adını dahi duyan olmamıştı. Çaresizce arayışa giren aile fertleri ilerlemekte son derece aceleci davranan yıllara yenik düşerek kalplerindeki ritmi ve ardından nefeslerini yitirdiler. yapayalnız kalan Thai'nin hastalığı küçükcük gözlerinde ufaldıkça ufalmış, bu şekilde hayattan zevk almaya başlamıştı.taa ki karşı konulmaz, saf güzellikle karşılaşıp da durdurulamaz bir şevkle onu görme isteği hücrelerinde yankılanana dek.görmekten bahsetmeye başlamıştı yıllar sonra ilk kez. ama gerçekten görmekten söz ediyordu. gözlerinin, dudaklarının rengini, kıvrımlarının gölgesini.
uzun zamanlar, hatta başkalarının ömrünün tamamını dolduracak kadar uzun zamanlar harcadı Lotus çiçeğinin peşinde. bulduğunda hiç vakit kaybetmedi yaprağındaki iksirli özütten bir damlayı kanına karıştırmak için. tek yudumluk mutluluk iksirini, sindire sindire akıttı boğazından. sonra derin bir uykuya daldı. renkli rüyalar Taiichi.