29 Temmuz 2011 Cuma

Lev

ayakkabıları koşturmaktan parçalanmış.telaşı hepimizinkinden farklı.Lev merakının kurbanı.ortalıkta koşuşturan binlercesinin peşine takılır ve avuçlarındaki hayat çizgilerini düğümler.bu yüzdendir ki koşuşturan insanların zamanı oturanlarımızdan daha hızlı akıp gider. bir gün yine takipteydi. uzun sakallı, dağınık saçlı, paspal görünümlü bir adamın telaşına ortak olmuştu.arabaların uzun kuyruklar oluşturduğu caddelerde, trafik ışıklarının yeşiline sarısına aldırış etmeden hızla ilerliyorlardı.adam ne Lev'i ne de ard arda yanan kırmızıları farketti.acelesi öyle büyüktü ki, doğum sancısı çeken kadından farksız görünüyordu suratı.
metro merdivenlerini atlaya atlaya inerken ayağı burkuldu adamın.kendini bir anda son basamakta buldu.hafif aksayarak hızla yürümeye devam etti.yürürken ceplerini karıştırdı.aradığı metro kartı cebine değildi.sırt çantasının karıştırmaya başladı.bu çantanın içi, şimdi herzamankinden daha karışık gözüküyordu.alt tarafı bir sırt çantası, ne kadar hacimli ve dağınık olabilir ki? Lev iş başındaydı.Ona hak veriyorum.benim de gücüm olsa, bende uğraşırdım insanlarla.kuklanın iplerini görebilenlerimiz, ipleri çekiştirdikçe eğleniyor olmalı.
ederinden fazla paraya, renkli plastik jetonlardan birini satın aldı, turnikeye attı.ama turnike çalışmadı.Levi duvara sırtını yaslamış adamı izliyordu uzak bir köşeden.bir yandan da işaret parmağının tırnağını kemirerek gülümsüyordu adamın haline.
tekrar denedi jetonu.bu kez çalıştı ama tren kaçmıştı birkaç saniye öncesinde.Lev uğraşmadı jetonla.atladı turnikenin üzerinden.ve devam ettiler yola.bir sağa bir sola yürüdüler treni beklerken.arasıra durup raylara doğru eğildiler, kontrol ettiler trenin gelip gelmediğini.halbuki raylara gözünüzü diktiğinizde asla gelmez trenler.
sonunda geldi bir tanesi.indiler 4 durak sonra.adam hızla koşmaya başladı.5 dakika sonra dar bir sokaktaydılar.eski betonarme bir apartmanın önünde durdular.çantasını karıştırmaya başladı adam.şıkırtılardan anlaşıldığı üzere oralarda biryerlerdeydi anahtarı.fazla uzaklaşmış olamazdı.el yordamıyla bulmaya çalıştı olmadı.kafasını soktu çantanın içine.içerisi karanlıktı, dolayısıyla el yordamından farksızdı.dalga geçercesine gülümsedi Lev.Apartman görevlisi göründü kapıdan.dışarı çıkmak üzere kapıyı açmıştı.açılan kapı kapanmadan yetişti adam.apartmana girip asansöre baktı.5.kattaydı.beklemek istemedi.merdivenleri kullandı.5. kata vardığında anahtarı bulmaya çalıştı bir kez daha.uzun uğraşlar sonucu buldu ve açtı kapıyı.hışımla içeri daldı.odasına girdi.çekmeceden bir kalem çıkardı.çalışma masasının üzeri darmadağınıktı.o dağınıklığın içinde boş bir kağıt bulmak imkansızdı.ortalığa bakındı ama bulamadı.Rimbaud'nun illuminations'ı çarptı gözüne.arkasındaki boş sayfayı açtı.tek eksik yüzüğüydü.yüzüğü olmadan hiçbirşey yazmazdı.Lev bu kez onu fazla oyalamadı.çünkü acelesinin sebebini ve ne yazacağını o da merak ediyordu.kalem kağıda değdi.adam gülümsedi.yaklaşık bir saat önce dost sohbetinde aklına gelen cümleler, hafızası tarafından gasp edilmişti.

Ophelia

yanlış yerde doğup yanlış isimle adlandırılmış ve yanlış şeylerin peşinden koşmuş hayatı boyunca.adı Ophelia. şarkılar ve şiirlerdeki gibi değil hayatı.baştan sona yanlış bir kurgunun içinde çırpınan zavallı ophelia.
nasıl oldu da 21.yüzyıl kurbanı oldu 16.yy kahramanı ophelia?
genç yaşı ve beyaz saçları
kabarık eteği, korku dolu bakışları
ürkek kaçışları ve katil adımları
Heart island'daki şatosunda tek başına yaşıyordu.büyük dedesinin, kumar masasında barbarlardan kazandığı bu şato hiç böylesine boş kalmamıştı.öyle odaları var ki, aylar olmuş duvarları insan yüzü görmeyeli.tavan arası fareleri, dünyada insan adlı yaratıkların yaşadığından henüz habersiz.okyanusun dalgaları bile vurmuyor kalenin duvarlarına.seslerini dinleyecek birinin olmamasından yada gürültü yapıp Opheliayı rahatsız etmekten korktuklarından.
mezarı her daim açık dahi dursa kalenin avlusunda, zerresini tatmamış dünya tozunun.pudra şekeri değil elbet, belki deniz tuzundan ibaret.
Ophelia dolaşırken şatonun bahçesinde, bir gün kazdığı mezar çukuruna düştü adımları.toprak kavradı bedenini.kör oldu gözleri.toprak doldu tırnak aralarına.serindi toprak.işledi gözeneklerine.dünya doldu ophelia'nın hücrelerine.topraktaki kıpırdanmayı farkeden okyanus dalgalarını saldı adanın üzerine.şimşekler çaktı ve gök gürledi ardından.yağmur kıskandırdı okyanusu, üstünlük tasladı, bulutları sonsuzmuş gibi.çamura döndü toprak.gevşedi ağaç kökleri.sular eritene kadar adayı, yağmur yağmaya, gök gürlemeye, şimşek çakmaya devam etti.ve sonunda ada eriyip okyanusa hapsolduğunda, Ophelia özgür kalıp yüzdü kıyıya.113 gün boyunca yüzdü.kıyıdaki hayat rengarenkti.
sokaklarda gitar sesi,
dönüp duran çingene eteği
şerbet çeşmeleri köşe başında
kararmayan gökyüzü
şehir dolusu sokak lambası
gece yürüyüşünde kediler
Ophelianın gelişinden habersiz huzurlu semt sakinleri

22 Temmuz 2011 Cuma

Emile

tüm kırmızı kapıları siyaha boyayıp elindeki tüm siyah boyayı bitirdiğinde 12 yaşındaydı. Emile 12 yaşındayken dünyada siyahtan başka renkler de vardı. giderek koyulaşan ten ve saç rengi 22sine geldiğinde onu olduğundan olgun gösteriyordu. 22sinde çekildiği tüm fotoğraflarda haki rengi sırt çantası omuzlarındaydı. güneşin omuzlarında bıraktığı iz, mevsim kış olunca geçerdi ama kış olduğunda geçmeyen şeyler de vardı. bunların hepsi 48 yaşında yaptığı hatadan önceydi. Emile 48inden önce bambaşka biriydi. diş fırçasını çantasında taşımaya 22sinde başlamıştı. aynı gün içinde yemezse eriyeceğini bildiği halde, çantasında mutlaka peynirli sandviç bulundururdu. kokuşsa dahi atmazdı, bazen kokuştuktan sonra yer ve zehirlenme ihtimaliyle dalga geçerdi. arkadaşlarıyla başka yalnızken başka değildi Emile. arkadaşlarıyla da yalnızdı. beyninde yaşar, bazen unuturdu evrenin gerçek boyutunu."hayal boyutunda mutluysam, yaşadığımı söyledikleri boyutun başkalarının hayali olmadığından nasıl emin olabilirim" derdi, anlayanlar bile anlamazlıktan gelirdi.kolay kolaydır.kolay yaşamak kolaydır.kolay iyidir.gülmek kolaydır.gülmek her zaman kolay değildir.gülmek zaman zaman kolaydır.
mutluluğu yakaladığı dünyada, bomboş sahili paylaşırdı okyanusla.kumdan kalelerde yaşardı komşuları.kalelerin dışındaki çölün tamamı Emile'in dünyasıydı. Ait olduğu yerde mutluydu Emile. İnsanlar bazen bilmez bunu, aitliklerini yitirdiklerinde anlarlar ve hemen başlarını sokacak bir kabuk ararlar. onu olduğu gibi kabul eden kabuklarını 48inde kırdı Emile.En büyük hatasını yaptı.oysa gerek yoktu gerçekle yüzleşmeye.zahir çok daha güzel bir resimdi, ayna gibi.yanlış ama kolay.kolay sahtedir.güldürür.gülmek kolaydır.zaman zaman gülmek kolaydır.
12sinde kumdan kale inşaa ederken gözüne kum kaçtı.okyanusun kalesini yıkışını görmeyi bu sayede kaçırdı.küçüktü ama düşünmek kolaydı.düşününce anladı ki, hayal kırıklıklarına gözlerini kapatınca geçmesi çok daha kolaydı.

12 Temmuz 2011 Salı

Andrea

her parmağında ayrı bir yüzük taşırdı.rengi erimiş dudaklarında Lucasın şarkısını mırıldanırdı.
yolunu kaybetmek için yola çıktığı günlerden birinde, bulutlar doluştu göğe ve kaçıştı insanlar beton deliklerine.gölgeler gibi yalnız kaldı sokakta.kaybolmanın huzuru ve deniz feneri gibi arada üzerinden geçip yoklayan endişeler silsilesi, doğmayan sabah, değişmeyen iklimler ve çıkmaz sokaklarda, yalnızca tamamen kaybolmuş insanlara açılan kapılar.bu andreanın hikayesi.
ne kimsesi var andreanın ne de bir derdi.yıllar önce doğdu ve henüz bedeni dünyayı terketmedi.

5 Temmuz 2011 Salı

Lucas

kaldırım müziğini dinlediniz mi hiç ezgisini Lucasın yazdığı.yürürken neşeli, beklerken hüzünlü.çok geç bir saatte yazdı, sevgilisinin evinin balkonunda, catherine'i beklerken gece, ama gelmesini istemezken içten içe.sigara içiyordu önce, sonra vazgeçip söndürdü.balkonun demir korkuluklarından sarkıp baktı aşağı, gelen de yoktu giden de.sonra oturdu hemen yanındaki tahta sandalyeye.bir tıkırtı duydu sokaktan. merakla doğrulup baktı, gelen de yoktu giden de.sadece bir fare dolaşıyordu boş çöp tenekeleri arasında.saat çok geç olmuştu, hava aydınlanacaktı 2 yada 3 saate.iyice yayıldı otururken.uzattı ayaklarını karşısında duran boş sandalyeye.çok geçmedi, belki 15dk belki yarım saat.eğilip sokağa baktı tekrar.farelerin biri nöbeti ötekine devretmişti.fare başını kaldırıp baktı balkondaki Lucasa."gelen giden yok, rahat ol" der gibiydi.yine de Lucas bekleyecekti, sabah olana dek.ama böyle boş boş bekleyemezdi artık.içeri girdi. bir şişe şarap, 2 kadeh ve bir hırkayla geri döndü.oturdu sandalyesine.bardakların ikisini de doldurdu, Catherine gelirse beklediğini görsün, gelmesi için sabırsızlandığını sansın diye.3. kez biten kadehi doldurduğunda güneş daha yakındı balkona.ve bu sessiz seremoni giderek kutlama havasına bürünmekteydi.bir şey daha lazımdı bu kutsal törene.ancak öyle tamamlanabilirdi gece.içeri girdi Lucas.paltosunu giydi.balkona geri döndü.tahta sandalyeye oturdu.kadehini doldurdu.bacaklarını uzattı karşısındaki boş sandalyeye.mızıkasını çıkardı paltosunun cebinden.bir kaç ses arayışından sonra buldu doğru notaları ve çalmaya başladı doğan güneşe karşı.şarkısı hüznün perdelediği bir coşkuyu andırıyordu.keyifliydi, hem de çok.ama bir o kadar da ağır ilerliyordu notalar, gelmesini istediği sevgilinin evinden gitmeye çekinir gibi.ve sonunda güneş doğdu.bu bir çeşit izindi, bekleyişin bitebileceğini simgeleyen.Lucas kadehini son kez güneşe karşı kaldırdı.ve şarkıyı kaldırım farelerine armağan edip hızla uzaklaştı.