11 Mart 2012 Pazar

68. Bburca

Çatıdaki baykuşun kurumuş boğazından gelen çirkin tınılarla güne araladı gözlerini. Onun için sabahlar hep güzeldi, öğle vakti düğüm, akşam çözüm, gece ise sükuttan ibaretti. Tam da kitaplarda emredildiği gibi. bana kalırsa en çok sabahları severdi. Şehre yağmur çiseleyen günlerde, boş sokaklarda koştuğu sabahlar ise en sevdikleriydi. Kulağında lloyd webber'den dinlediği bir müzik varsa ne ala. Yoksa mutlaka bir şeyler mırıldanmalı. Çünkü dünya dönerek sergilediği şovuna devam ediyor ve şovu ancak müzikle anlam kazanıyor. o dönerken kıtalar üzerinde yuvarlanmak mümkün olsaydı Afrikada biraz vakit geçirmek büyüleyici olabilirdi. Ama o ne yapıp edip İstanbula dönmeyi tercih ederdi. Amerika ise yalnızca bir maceradan ibaretti. hamburgerdeki hardal gibi.
Karanlık hikayeyi merak eder bir çoğu. Onun içinde bulunmaktan hiç de haz almadığı karanlık bir hikaye dolanır dillerde. Görkemli bir final gibi duyanların aklında kalan karanlık bir hikaye. Sonunu yalnız o bilir. belki de sandığımız gibi değildir. sonu gökkuşağından bir kaydırakta sonlanan bir hikayedir. Kısa saçlı çocuk buğulu sesiyle sahneyi inlettiğinde sahne aydınlanır belki.

9 Şubat 2012 Perşembe

67. Josh

For a while now, I was thinking about writing a character for him. To be honest, my first idea was converting one of my characters -which was written already- into a new one for him. It would be easy to changing only the title as "josh" and editing some small details. The only reason that makes me trick him was laziness and tendency of lying. I would lie like "Here I wrote a character for you. I know this is not the best but I tried as well as I can."  I could do that but I will not. Although everybody likes pinocchio, nobody likes liars. In other words people like liars only if they paid for. Therefore I changed my mind.
Before get start to tell about him, I have to say this will be my first experience to create a character for someone real and I know. Still I am not sure to keep writing. I've written tons of lines above but I could not start yet. There is another statement : if you are not a good writer and a character analyser and also not good at English, do not attempt to write about him. Not only because he writes inspired stories and has a strong language, but also he is very polite as much as to tell me how beautiful my writing is. This is not suprising that much, after all he is from Maine. All Maine people (I am not sure how to call: mainens, mainers??) are known by their politeness. - Actually I know only few and they are so polite. - Maybe its source from the nature of their land. Delicious blueberries must have some extraordinary affect on them that spreads happiness and serenity. I don't know. I doubt that, mother nature bestow a privilege on them. You can leave from that pretty town only because of two reasons. You should be blind or you should have irrespresible desire to discover new things. Josh has walked away from Falmouth many times.

You know that smart kids. I mean that curious kids, they ask questions on and on. The kid who climbs fruit trees in the neigbour's garden; drives his sister crazy, surprises his parent by his answers, cannot pay attention in class... I wonder if Josh was one of those kids.

One fine day, I came accross with him. I was a clownfish in a small aquarium. My owner was also the monger of that small cheese store. We were at the Nice. Our noteless store was located in a narrow street. It was like lost in the map. Anyone could not find us, except a lost, curious, young stranger.
My bowl was looking through the window. I was snoozing. Suddenly I was woken up by dabs of his forefinger. I panicked and did not know what to do. Then I stared at him for a while. He got in to the shop. Even in the water, my poor ears got his strange accent. Unfortunately the owner doesn't know any other language. Owner said: " français, s'il vous plait! " Stranger shook his head. Owner asked " aimeriez vous roquefort " His curious eyes stared blankly. Then the feeling in his eyes turned into sadness because he couldn't understand the owner. On the other hand, it was obvious that he had an itch to try some interesting tastes. Anyway, this was a hapless day for him. He left the store with a decision in his mind. He would learn French as soon.

Some time later then that story, I've seen him again. My soul has gone out from the orange clownfish. Now, I was a snow flake in Korea. If you are a snow flake, it means you have a short time to live in this world. But I've spent my time as a snow flake pretty well. Let me tell how.
Right after I dropt on the ground, a big hand took me from there. It added me in a snowball and pressed the ball to make it stronger. Then the hand threw that snowball to someone else. While I was flying, I realised that the snowball would shoot Josh. I remember his desperate face now, it was funny though. I think, in contrast with ordinary Americans, he is so much fun.
Right after I crashed his face, I melted in a second. The end of the story as a snow, the beginning as a water... I flowed down on his face, slowed down on the curve, and got into his left ear. It was my first brain journey experience. I do not know any other brain but I can say briefly that, Josh's brain is full of 1s and 0s.

Dear reader, I can tell you many things about what I saw in his brain. But I am afraid, some of you might presume to steal his ideas.

After a while to my journey in his mind, sun has shown itself. I got out as a steam, at first from his ear and then from the atmosphere.

14 Ekim 2011 Cuma

Sufyan

dönüyor düşkün Sufyan bir ayağı yerde öteki çepeçevre boşlukları yokluyor.kapasa gözlerini bir türlü açık tutsa körden farksız. bunca yıl körmüş zaten. hayata yeniden dönmüş. açılmış gözleri. başka alemlerden gelen ruhaniler için ninniler söylemiş. kadehler dolmuş boşalmış. boşalanın yerini yenisi almış ve geceler boyu şenlikler uykuyu unutturmuş.
Sufyanın kara kaşları kara gözleri ve kötü namı.portreyi tamamlayan ne öğe varsa Sufyana ait hepsi yerli yerinde. Dönen başlar üzerindeyken daha yazılmış kaderi.
egzos kokusu dumana karışmış.duman şehri esir almış.Şehirde sarhoş kediler sokakları basmış. rögar kapaklarından dökülen bozukluklar kirli sularla denize karışmış.yosun gözlü dilberin duası kabul olmuş.dünya bundan ibaretken Sufyana yer kalmamış.payına unutulanlar kulübü düşmüş.
kanalizasyondan yeryüzüne açılan geniş alanlarda yer bulmuşlar kendilerine.Sufyan öncülüğünde fethetmişler her unutulmuşun kalbini.şehir eşkiyaları katılmış kulübe ve sokak köpekleri, hatta pislik sinekleri.
kinaye, uyak, türlü şiir zırvalığı mırıldanmışlar inlerinde.yeminler etmişler gün ışığına yüz çevirmeye. Duvarlardan sızan zehirle beslenmişler. ve bir gün aniden bitmiş kalem. Tükenmez dedikleri mürekkep, kaderlerini yarıda bırakmış.kötü bir masalın sonu gibiymiş Sufyanın ölümü.

13 Ekim 2011 Perşembe

Cecilia

dumanı tütüyor.közde kahve.pervazlarda yağmur.atlılar geçiyor bu günlerde, farketmedikleri kulübenin önünden, telaşlı.cecilia uyuyor soğuk nefesini ciğerlerine hapsedip.yabancının nefesiyle yaşadığı günlerden bir koku dolaşıyor burnunda.nereden geldiğini hatırlamak öyle zor.
"canım sıkılıyor yanıyor konuşmak zor ve anlamsız.uyumak istiyorum.o da öyle.değişmeyecek hiçbirşey. kapa çeneni emile duymak istemiyorum beni nasıl alt ettiğini.peki öyleyse.son sözlerim şimdi ve kapatıyorum gözlerimi."
buğulanmış cama 2 çift göz takıldı.atlılar geçmek bilmedi ve Cecilia uykusundan uyanana dek güneş doğmadı. o kaybolmayı tercih eden ender insanlardan. yolunu bulmanın ne anlamı var.zaten her yer yol. kesişenler ve kesişmeyenlerden ibaret. hele bir de yolculuk güzelse, isfanden çınarları dökmüşse yaprakları sağa sola. hışırtı sonbahar sesini çağrıştırıyorsa hala. Cecilia bu döneme ait bir kadın. gözleri yeşil ruhu mavi. kafası karışık saçları da öyle. Cecilia ruhunu düzenbazın emrine amade etmiş bir soylu kızı. yollar boyu susmuş. göğün sesi ve lunanın gölgesinde can bulmuş.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Emma

Alışmak, anne karnından insanların dünyasına doğmaktan daha zor olmadı Emma için.
Kafka'nın gemisi çalkalanırken Beethoven çaldı ince uzun parmaklarıyla, okyanus manzaralı kamarasında. Bir an hayale daldı. Yine öteki taraftaydı. Köprünün ucunda insan çığlıkları vardı. kimisi yanık eller uzatmıştı göğe. Kimi yalvarmaktan harap olmuş dilini ıslatıyordu yağmur suyuyla. Karşıdan izliyordu Emma. İnsanların dünyasında şimdi, ötekilerle birlikte Nuhun olmayan bu gemide.
Kambur kamarotu ayakta tutan esmer Emmanın aşkı olmasaydı, ne işi vardı bu gemide. herkesin bir işi vardı. Emma dışında herkesin, gideceği bir yer vardı. Oysa okyanus Emma için varılacak yerdi. Sonunda kayboldu serin dalgalarda. en son saçları kaldı yüzeyde. cansız vücudu onları da çekti dibe. kamarot kaldı geriye.
kimsenin ve hiçbirşeyin geride kalmadığı bir gün var. Emmanın gelişi. zamanın insanlar için durmaksızın ilerlediği, Emmanın henüz sele kapılmadığı gün. O güne kim gitse bir demet orkide bırakır toprakta yer bulsun diye.
Pianoya dokundu.beyaz tuştan tiz bir nota daha düştü.buluttan yağmur, gökten üç elma.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Todd

Todd, Hawai gömleğiyle st. petersburg sokaklarını izlerken ne kadar uzaktı şimdiki zamandan.gelecekte mutlu olacağı vahyini almış havari gibi heyecanlı.
bir de geçmişten şarkılar çalınmasa durduk yerde kulağına.
neyse ki kendisi söyleyemediğinden sık sık yüzleşmiyor sıkıcı çağrışımlarla.ve maalesef gülümsetenlerle de öyle.
okumayan yazmayan gerekmedikçe konuşmayan bir adam Todd.ama güzel dinler.yaptığının kolaya kaçmak olduğunu yüzüne söylemiyor kimse.hatta yüzüne konuştuklarından çok arkasından konuştukları var.varsın biriktirmesin de konuşsunlar.söz biriktirmekle zengin olunsaydı, Todd gökdelenlerin tepesinde yaşayan Arnold olabilirdi.zaten ikisini toplasalar ancak bir adam ederdi.
Tanrı böylelerine ne vermesi ne vermemesi gerektiğini iyi seçer.Ona vereceği bacakların yüksekte otururken aşağıya sarkıtmaktan başka işe yaramayacağını önceden görmüş olmalı.
ona bir dükkan verdi.rutubetli raflarında ikinci el hayatlar satabileceği.böylece sandalyesinden kalkması gerekmezdi.her biri bel hizasında sıralanmış mallar, alıcılarını umutsuzca beklerdi.bazen ilham kaynağı olurlardı Todd'a.bazen bekledikçe tozlanan, tozlandıkça eskiyen baş belaları.tozlu hayatlara kim dokunmak ister ki, hem zaten kim dokunmadığı bir hayatı satın almak ister.
üstelik hepsi yürüyebilen insanların hayatlarıydı.çok yürünmüş olduğundan Todd hiçbirini kendine saklamayı aklından geçirmedi.hiç birini sahiplenmedi.ama içlerinde birisi vardı ki, keşke güzel bir kız st. petersburgda yolunu kaybetse ve aradığı şeyi bulmak üzere dükkanına girse, girmişken raflara dokunsa ve sağ köşeye gizlenmiş Emma'nın 2. el yaşamından kesitler satın alsa diye içinden geçirirdi.ama dükkana gelen kadınlar Emmanın hayatını üzerlerinde deneselerde, hiçbiri onu beğenmez, satın almaya layık görmezdi.Hatta Todd dükkan kapısını açık bırakıp gitse dahi, döndüğünde çalınmayan tek mal Emmanın sattığı hayat olabilirdi.

18 Eylül 2011 Pazar

Nefes

Martıların arkasından koşmak özgürlük getirmedi ona. Vapursuz şehirlerde martı bulmak çok zor. acı veren oyunlar çocukluğunu sileli yıllar oldu. unutulan çocukluğu hatırlamak ancak Nefes'le mümkün. Nefes; romayı istanbulla aldatan kadın.
Yalanlar gerçekleri örteli, siyah yalnızca kıyafetlerinde sakladığı talihsiz renk. Siyah geceler yok, siyah gözler ve saçlar gibi. Varsa yoksa mavi. ne gök gibi ne deniz, masmavi, Nefesin gözleri gibi.
pırıltılı cümleler, noktalara virgüllere boğulmuş.oysa marifet okuyanda.Nefes gibi okuyamadıktan sonra neye yarar yazmak.yerli yersiz noktalar.zaten noktalar hep sonlandıran hep kötü.noktasız başlangıçlar yüzünden Nefes aldatan kadın oldu. Ne gitti ne kaldı. gelgit gibi bile değil, tarifsiz.
efkarlı gecelerde Tanju okan kokan nefesler aldı sarhoşlar.Tuttular burunlarında, ciğerlerine sindi alkol kokan hava.nefesleri sindi meyhane duvarlarına. duvarlar Sarhoşluktan farkında değil aidiyetlerinin. En iyi Nefes anlar onları. Ait değil ne de olsa, ne kimseye ne zamana.