27 Şubat 2011 Pazar

Philip

Azınlık olmanın getirdiği popülariteden faydalanmayı kesti Philip. Artık ne unutulmaya yüz tutmuş inançlarını ne de çoktan nesli tükenmiş ulusunu kullanıyordu kendini tanıtırken. Zaten yok olmuş öğeleri barındıran bir karakter ne denli uzun soluk alabilirdi ki dünya üzerinde.
hem artık düşünmüyor eskisi kadar. Geçmişi unuttuğundan değil, hatırlamaya gerek duymuyor.
Saçsız bir bebekken sebepsiz yere neden gülüp durduğunu daha iyi anlıyor şimdilerde. Bebekken de kafa yormazdı nasıllara.
Çevresi öyle kalabalık ki Phil'in.Aslında yakışıklı sayılabilirdi boyu biraz daha uzun olsaydı. Ama çarpık gülümsemesi değil insanları ona çeken. Bazı insanlar vardır. hep dört ayak üzerine düşerler, hep güzeldirler ve herkes onları anlayamadıkları sebeplerden ötürü sever. İşte Philip böyle bir adam.
Onun gibiler katkısız sevgi yumağının içindeymiş gibi gözükseler de her zaman kıskanılmışlardır.Kıskanılan yönleri Allah'ın onlara tahsis ettiği kusursuz kader değildir. Çünkü kimse kaderinin peşinden koşmaz.kader kovalayandır. Phil gibilerin kıskanılan yönleri mutluluklarıdır. Hayatları boyunca mutluluk için savaşanları düşünüce kıskanmakta çok da haksız sayılmazlar. Philip de biliyor ki; mutluluğun düşünmezlikten geçtiğini bilselerdi, böylesine kolay mutluluğu neden bulamadıklarını 2 gün düşünür, 3. gün intihar ederlerdi.
Mutluluğun sırrını darağacına çıkmadan hemen önce öğrenmişti.az önce karga tulumba götürülen babasının cesedini düşünmemeyi öğrenmek zor oldu. Kahverengi halatı tüm hafifliğiyle boynunda hissettiğinde babasının görüntüsü zihninin karanlıklarına karıştı. 38 yıldır özenle büyüttüğü bedeni canıyla vedalaşırken, gelen emir sayesinde ölümden kurtuldu. Neden asılmaması için emir geldiğini hiç bir zaman düşünmedi. Onu düşündüğü gün öleceğinden korkuyor.hiç ölmeyecekmiş gibi mutlu Philip.

22 Şubat 2011 Salı

Hugh

Onun gibi bir çocuğa zaman zaman hepimizin ihtiyacı oluyor. çevremizde olsun yeter. varlığını bileyim, görmesem de olur.o konuşsun ben dinlemesem de.bizim mahallenin çocukları dalga geçerdi onunla. ama o her zaman sokağımızdan geçsin isterim. herkes ister; yalnız ben değil. Hugh sokağımdan geçen çocuk. Yanlış anlaşılsın istemem. sadece ihtiyaç duyduğum için sevmiyorum onu. Dediğim gibi herkesin hayatına değmeli öyle birisi. Değdi de zaten.
eskiden yalnızca Sofie'nin dünyasındaydı.şimdi başkalarının dünyasına daldı ve sofie'yi de uzunca bir müddet başkalarının dünyalarına misafir etti. Sofie ona ihtiyaç duyduğu için uzun bir süre peşinden gitti. Hugh herkese ve heryere yetememeye başlamıştı. kağıt ve kalemi eline alan Hugh'u çağrıyordu. oradan oraya koşturmak Hugh'yu epey zayıflattı. Sofie'yi ihmal ettiğinin farkındaydı çünkü eskisi kadar mutlu değildi.Onunla birlikte eğlenerek zaman geçirmeyi özlemişti. Çünkü sadece Sofie onun eğlenmesine müsaade ediyordu. Öyle sanıyorum ki Onu sadece Sofie anlayabiliyordu. Sadece Sofie Hugh'nun verdiklerine koşulsuz güveniyordu. Nasıl güvenmesin ki? Sokağımızdan geçen çocuktu Hugh. Sofienin mutluluğu Hugh'nunkine bağlıydı, Hughnunki ise ona ihtiyaç duyan herkesinkine. Hal böyle olunca tükenmeye başladı Hugh. Bu durum Sofie'yi akılalmaz bunalımlara sürükledi. Çünkü Onun sayesinde mutsuzluğu daha önce tatmamış, Onsuz hiç yaşamamıştı. Onu kamuoyuyla paylaştığı güne lanet ediyordu.
Sofie saatlerce yeni çıkardığı romanıyla ilgili ropörtaj yapmak isteyen konuğu için hazırlandı.Son soru geldiğinde cevap vermemesi gerektiğini nereden bilebilirdi."Size tüm bunları yazdıran güç nedir" hiç beklemeden cevap verdi. hiç düşünmeden: "Hugh"
Zayıf bedeni -hatta cılız- ,omuzlarına düşen kumral saçları, mavi gözleri, küçük avucundan ve uzun parmaklarından oluşan elleriyle tanıdım Hugh'u.Henüz 14 yaşındaydı. şimdilerde 16 olmalı. o zamanlar sık sık uğrardı bana.

20 Şubat 2011 Pazar

Miranda

Miranda'nın hikayesi biraz farklıdır. O bir yazar. üstelik kadın bir yazar. ama farklılığı bu kadarla sınırlı değil.
Güzel bir kadın Miranda. ama onu güzel yapan ipek saçları, uzun boyu, beyaz teni değil. aksine kara kuru bir kadın o. Yine de güzel. çünkü parlak bakışları var. ilerlemiş yaşına rağmen parlak yeşil gözleri var. Gözlerine bakan herhangi biri onun yeşilden yaratıldığını düşünebilir ve sırf bu yüzden yeşile tapabilir.
ve tabii her kadın gibi saygı bekler.ama o saygıdan da ötesini ister. İtaat etmelisiniz eğer yakınında olmak istiyorsanız. yoksa hırslı pençeleriyle paramparça edebilir hayatınızı hatta anılarınızı bile belki de düşüncelerinizi de.
insanlar sanıyor ki yazarlar yazmaya kendilerinden başlarlar. ama yanılıyorlar. çünkü ben Mirandayı tanıdım ve o asla kendinden bahsetmez. konuları ve karakterleri kendisinden ne kadar uzaksa o kadar saklanırdı dünyanın bilinmeyen diyarlarına. oralarda yaşam farklı akıyor tabii. tadına varabileceğiniz her türlü güzellikle kuşatılmış uzak diyarlar. çünkü bir keresinde demişti ki " ben nerede değilsem orada mutlu olacağımı sanırım " uzak diyarlarda yaşatırdı karakterlerini. ulaşamadığı topraklara yarattığı karakterleri gönderir, onların gözüyle yaşardı uzaklarda. Ne var ki şu sıralar pek gidemiyor. çünkü yaşı hayli ilerledi. yeşilin her tonunu kateden gözlerindeki pırıltı sönmeye başladı.saçlarındaki aklar yarattığı karakterlerin sayısını aştı. Çünkü karakterleri yaşadıkça o yaşlandı.

18 Şubat 2011 Cuma

Franz

Bir gece terler içinde uyandığında artık insan olarak işe yaramaz bir mahluk olduğunu ve eğer bu gidişatı değiştiremezse ölmesinin en onurlu tercih olacağını farketmişti.İşte o günden itibaren ona Franz diyeceğiz.Çünkü Franz kendine değer katacak tek yolun değişmekten geçtiğini yaşanması zor deneyimlerle tecrübe etmişti.
Franz olduğunda 19 yaşındaydı. Reşit olduğundan, bedeni üzerindeki tüm haklara, en az ruhu üzerinde olduğu kadar sahipti.
Buz gibi ameliyathanede aldı soluğu. Apar topar yatırdılar onu. cerrahlar oldukça hevesliydi. böyle vakalar onlar için fırsat demekti ve kolay ele geçmezdi.
parlak kumral saçlarından başladılar kesmeye. saçları beyaz fayansa döküldü. sonra hassasiyetle renksiz ve fersiz gözlerini ayırdılar yuvalarından. bir kavanozda muhafaza edilmek üzere kenara ayırdılar. sırada elleri vardı. yaşının toyluğunu gözler önüne seren ellerini kestiler. Ellerini keserken aceleci davrandılar çünkü onlar tehlikeliydi. Narkoz etkisini yitirirse önce eller doktorun boğazına sarılırdı daha öncesinde de gözler. saçlarını niye mi kestiler? sanırım bu ameliyatı yapan doktorun beğenisiyle alakalı bir durum.belki de steril ortamın gereklerinden.bilemiyorum.
ellerden sonra sırasıyla ince kolları, futbol topuna değmemiş ayakları ve ardından bacakları sonra belinden ikiye bölünen koca bir gövde ve gövdeden ayrılan kafası neşter darbeleriyle ayrı kavanozlara sığacak büyüklükte şekillendi.Cerrah bu noktaya geldiğinde tam 2 saat dolmuştu. Bu adamın Franz olmak için feda ettiği 1 yıllık ömrünün yanında pek de uzun bir süre sayılmazdı.
parçalara ayrılan Franz 1 yıl boyunca çeşitli kimyasallarla doldurulan kavanozların içinde bölük pörçük bir hayat yaşadı. Beklemek zordu elbette ama sonunda insan turşusu olacaktı ve bunun için herşeye değerdi. kavanozdan çıktığında ve tekrar bütün haline geldiğinde ameliyathaneye girerken kurguladığı Franz olarak çıkacaktı. bunun için değmez mi?

11 Şubat 2011 Cuma

Kronk

Beyin yiyicilerin başında gelir Kronk. Pek çoğumuza gözükmez. Görürseniz tanıyın diye söylüyorum, o kadar küçük kafalı birinden böyle büyük bir yiyicilik beklenemez doğrusu. küçücük kafası ve kocaman vücudun, bünyesinde barındırdığı diğer zıtlıkların yanında çok önemsiz bir ayrıntı.
Her türlü kılığa bürünebilen bu yiyici az düşünmekten çok yorulmuş beynimin sağ arka lobuna yerleştiği gün onu tanıma fırsatı buldum. başlarda çok sıkılgan bir tavrı vardı. saklanması gerekirken yoldan geçen yaşlı teyzeye hesap vermek zorunda kalan afacan Ali'ye benzettim onun bu çekingen halini. sonra biraz muhabbet ettik ve varlığıyla ilgili hemen hemen herşeyi anlattı bana. beynimize saplanıp kalan düşünce artıklarından meydana geldiğini ve zamanla canlanıp bizden bağımsız bir organizmaya dönüştüğünü, bu dönüşüm esnasında çektiği ve çektirdiği sıkıntıları bir bir anlattı. bazı yerlerde onu durdurup soru sormam gerekti. örneğin genellikle ne tür düşüncelerden meydana geldiklerini sordum. fakat düşünce tipinin Kronkun yaratılış hızına çok etkisi yokmuş.Pek inandırıcı olmamakla birlikte haklı olabilirdi. en çok merak ettiğim soruyu en sona saklamıştım. kafası ve vücudu arasındaki orantısızlığın sebebini herşeyden çok merak ediyordum. Bunu sormama şaşırdı.bu durum tamamen düşünce yapısından kaynaklanıyormuş. nasıl ki insanlar için en önemli organ beyinse, yiyiciler için de öyleymiş. yiyicileri oluşturan organların boyutları ise düşünce tipine göre ayrılırmış. bu durumda çok önemli meseleler içeren düşünce artıklarından meydana gelen bir yiyici kocakafalı olur, benim gibilerin yiyicileri ise Kronk gibi olurmuş.

3 Şubat 2011 Perşembe

Cihan

çölde yürüyen kadının ayağındaki halhal sıcağa dayanamayıp kuma gömüldü.kum fırtınası onu alıp susuzluğa yenik düşmüş yerde öylece yatan yabancının avuçlarına bıraktı.yabancı halhalı koluna doladı ve sonu gelmeyen yol arayışına yürüyerek devam etti. kolunu salladıkça halhalın müziğine eşlik etti.müziği duyan akbaba, ağzındaki avına acıdığından değil ama leş yemekten bıktığı için tilkiden kopardığı son parçayı yere tükürdü. akbabanın tükürüğünün bulaştığı tilki parçası yabancının karnını doyurdu. karnı doyan yabancının susuzluğu arttı. daha fazla dayanamadığından, medeniyete 100metre kala yere yığıldı. çölde yürüyen kadın onu bulduğunda ödünç verdiği halhal hala kolundaydı. Onu alıp ayağına taktı. yürüdükçe ritm şekillendi, yürüdükçe yürümekten zevk aldı. medeniyete geldiğinde tükenmek üzereydi. su içmek için nehre eğildi. nehir akıntısı onu içine çekti ve ciğerlerini suyla doldurdu. nefes almayı bıraktıktan 1 saat sonra akbaba leş yiyici olduğunun farkına vardı ve yemeğe kadının sol ayak bileğinden başladı.