30 Aralık 2010 Perşembe

Richard

Yüksek gerilimin içinden geçiyor. tüyleri diken diken. ama canı acımıyor. şovdan kazandığı parayla yıllardır ayak basmadığı memleketine dönecek.yolda kaza geçiriyor. burnu bile kanamıyor. ama araba kullanılamaz halde olduğundan otostopla ilerlemek zorunda. sonra ilerlemek zorunda olmadığını farkediyor. kaza yaptığı kasabaya yerleşiyor. orada kalacak bir motel bulurbulmaz bir de sevgili ediniyor. sarışın uzun boylu biraz kilolu fakat sevimli bir kız. ertesi gün kıza bir mektup bırakıp kasabanın içinden geçen nehrin karşı kıyısındaki pansiyona taşınıyor. orada bir müzisyen aranmakta."ben varım."diyor. sıcak bir yatağa karşılık tarzından ödün verip country sanatçısı oluyor.4 gece sahne alıyor.iyi de müşterisi var bu izbe mekanın. sonra "neden olmasın" diye soruyor kendine. içsesi bu soruyu yanıtlamaya değer bulmayınca "demekki olur" diyor. ve 5. gece gitarını alıp blues yapmaya başlıyor. patron köpürüyor. ama elden ne gelir.adam sahnede döktürüyor. seyirciler azalıyor fakat kalanlar zevkten dört köşe. sabaha kadar çalsa sabaha kadar dinler sonra "bir daha" derler. öyle de oluyor. 6 saatlik konserin ardından yorulmuştur Richard. sahneden iner. göz kırpmadan onu izleyen Laureen'ın dudağına öpücük kondurur. gitarı sırtında salonu terkeder. yerde şarkı esnasında ağzında çalkalayıp yere tükürdüğü şarap yüzünden kan izleri bulunmaktadır. olay yerini incelemeye gelen şerif, hipnoz edilmiş gözlerle boş boş bakan 15 kişilik topluluğu gördüğünde, bir çeşit büyücünün kasabaya musallat olduğuna inanır.çünkü büyükannesi ona böyle bir efsane anlatmıştır. göbekli şerif elindeki donutı ısırırken ve bir yandan da kahvesini yudumlarken sorguya çeker zavallıcıkları"hatırlıyormusun? kimdi o?" her defasında farklı bir hikaye dinler. herkes sahnedekinin başka biri olduğundan bahseder. tutarlı cevaplar alamadığından dava düşer. Sıra Laureen'a geldiğinde"bayan çıkabilirsiniz, sorulacak birşey kalmadı" der.Laureen"ben de öyle düşünmüştüm. zaten orada kimse yoktu ki." Bu sözler şerifin dikkatini çeker. "bayan lütfen biraz daha açıklayıcı olurmusunuz?" der.Lauren; "zihinlerimizdekini açığa çıkaran bir büyüydü yalnızca. büyülü sözler düşerken dünyaya, hayalleri olmayanlar çekip gitti.fakat bizler orada kaldık ve benliğimize yer etmiş hikayeleri yaşadık."

Richard'ı ışınlamak için yüksek gerilime ihtiyaçları vardı. bu insanlık tarihinin en büyük deneyiydi. fakat sonuçları Richard kadar bilim adamlarını da korkutmaktaydı. Richardın tek yapması gereken gitmek istediği yeri hayal etmekti. hayal okuyucu kablolar bağladılar kafasına. Sen nehri gözüktü ekranda. sonra Richard. Sen nehrine paralel kordonda, elleri ceplerinde volta atmaktaydı. Ve muhtemelen yürürken hayal kuruyordu.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Frank

Dün koca bir adamdı Frank. bugün tüm günahlarından arınmış masum bir çocuk. özgür ama canı konuşmak dışında hiçbirşey istemiyor. özgürlük büyüklerin ihtiyaç duyduğu bir yaşam biçimidir çocukların değil. onlar gitmek istemezler. kaçmazlar. hatta çoğu kez korkmazlar dahi karanlık ve köpekbalığı dışında hiçbir şeyden.
Frank bugün yalnızca konuşmak istiyor. yalnız bile kalsa susmak istemiyor. adamlık mühletince biriktirdiği herşeyi kusarcasına dökmek istiyor masaya. biliyor içi acıyacak içinden çıkan boşluğu kustuğunda. "bu kadarmıymış" diyecek. bunca acı, bunca çaba, kavgalar, kalp kıran küfürler...sonra keşkeler başlayacak.ama çocuklar "keşke"yle başlayan cümleler kurmazlar.
Fransız küstahlığı, kırmızı kravatı, kemik gözlükleri hatta saç jöleleri yok şimdi hayatında. küçük bir ağaç evi var. 5 yaşındayken bu ağaç evde uyuyakaldığı olurdu. Annesi onu alır yatağına yatırır, o duymasa bile ninniler söylerdi. büyüdüğünde nasıl biri olacağını bilse ninniler yerine ağıtlar yakabilirdi.

Frank 45 yaşında. şimdi yüzündeki masumiyeti görseniz, az önce karısının canına kıydığına asla ihtimal vermezsiniz. ağaç evin küçük penceresinden içeri giriyor hırsız rüzgarlar. rüzgar önce siyah saçlarını okşuyor. sonra bedenindeki tüm sıcaklığı çalıyor.

Karısını öldürmek aklının ucundan dahi geçmemişti oysa. çocukluk aşkıydı Polina. eğlenceli bir oyun gibiydi onu sevmek. tek istediği hayatı boyunca oynamaktı. tahmin edememişti bir gün büyüyüp de oynamaktan yorulacağını.

ölmeden önce can havliyle Frank'in ellerine sarıldığında bile sıcaktı Polina'nın elleri. küçük bir çocukken, Frankle oyun oynarken, vurulup ölen hep Frank olurdu. İntikam gününün geleceğinden habersizdi Polina. bir kaç dakika öncesinde gözlerinin içine bakıp gülümseyen adamın soğuk ellerinde can vereceğini nereden bilebilirdi.

Kıpırdamaksızın oturan Frank konuşmak istiyor. Ağaç evde kurtlanmış bir sandalye. sandalyenin üzerine suluboyayla çizilmiş bir kız çocuğu resmi. uzun sarı saçlı kız. mavi gözlerinden biri aşağı kaymış. dudaklarıysa yeşile boyanmış. Ama bu kız kesinlikle Polina. üzerindeki mavi puantiyeli elbisesinden tanıdı. Bu resmi Frank'in katil elleri mi çizmişti?
Gözlerinden yaşlar dökülüyor Frank'in. Pişman bir adamın gözyaşları değil bunlar. bisikletten düşen çocuğun gözyaşları. birine anlatmak istiyor nasıl düştüğünü. Konuşmak zorunda. Anlatmazsa düşünmek zorunda kalacak. düşünmek canını acıtıyor. dahası acılar büyümesine sebep oluyor.

Frank onu uyandırdığında, yeniden uykuya dalmasaydı Polina, doğrulup dönseydi yüzünü Frank'e, dinleseydi Onu..Ahh bir izin verseydi konuşmasına..

Küçük bir serçe girdi ağaç evden içeri. cik cik konuşmaya başladı Frank'le. belliydi bir derdi vardı. yuvasını dağıtan kargadan şikayetçiydi. bir kaç dakika anlattı Frank'in ifadesiz bakışlarına rağmen ve sonra çekip gitti. giderken bile devam etti konuşmaya. muhtemelen Frank'e hiç bilmediği bir dilde küfürler ediyordu.

Zavallı Polina.keşke hep çocuk kalsaydı. çocuk kalsaydı dinlerdi Frank'i. konuşurdu onunla. Hem çocuk kalsaydı Frank onu öldürmek zorunda kalmazdı. soğuk ellerini Polinanın gırtlağına dayamazdı. sonra baş parmağıyla nefes borusuna bastırıp ölümünü hızlandırmazdı. Ahh bir izin verseydi konuşmasına...

28 Aralık 2010 Salı

Cheryl

küçük bir kızken yağmur damlacıklarıyla ıslanmış nilüfer yaprağının altına gizlenirdi Cheryl. kurumlu korkuları vardı. korku dolu gözlerle kime baksa kirletirdi bakışları. narin yapısının büsbütün açık ettiği korkuları ve gizli olanları, onu asla sefil bir kız yapmadı. Soyluydu. Doğuştan gelen asaletinin felaketi olacağını kim bilebilirdi ki? karlar altında bulunan cesedinin kokusunu duyan evsizlerin Cheryl'ın güzelliğine rağmen ondan tiksinip; cansız bedenini yakmaktan başka çare bulamadıklarında, kim olduğunu düşünmek çok yersizdi. hangi aileye mensuptu, üzerindeki siyah parlak taşlarla süslenmiş zarif gece elbisesini hangi modacı dikmişti, yakutları ve zümrütleri olmasına rağmen neden karlar altında uyuyakalmıştı? ne önemi var? kokuyordu, leş gibi kokuyordu, ölü gibi kokuyordu. bir ölüden fazlası değildi. ölmeden önce gördüğü ışık, bizim gördüklerimizden daha parlak değildi. o ışığı gördüğünde hayal kırıklığına uğradığını tahmin edebiliyorum. Asaleti uğruna yaptığı onca fedakarlık ve sonunda korkularında olduğundan çok daha fena bir ölüm. köşkteki yatağında değil, hatta köşkte değil.üzerini örten kar Ona özel dikilmiş türden bir yorgan değil, kışın herkesin üzerine yağan türden. asaletini kaybetmek korkusuyla yaşayamadığı onlarca hayal bırakmıştı arkasında. Dahası bembeyaz kar kurumlu korkularıyla kirlenmişti.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Uther

düşüncelerini dahi duyamayacak kadar gürültülü bir trenin yolcusu. başı dönüyor. kalabalık bunu ona hep yapıyor. bedenini hafif meyledip trenin yarı aralanmış küçük penceresine yöneltti.derin bir nefes aldı. hava zerrecikleri sıcaktı. kalabalık kokar. koku ağır. sadece birkaç kişi var uyuyan. onların da nefesleri ağır.
makinisti düşündü.oralarda bir yerlerdeydi ama onu hiç görmemişti. Dolayısıyla varlığını inkar edebilir, yol boyunca makinistin olmadığına dair hipotezler üretip, sonra bunları çürütebilirdi.
trenin buğulu camında çayırda birbirini kovalayan çocuklar belirdi. ama onlar da koşup gitti.
bir bayan usulca geçip oturdu karşısındaki boş koltuğa. saçlarındaki beyaz teller yaşını ele veriyordu. yine de güzeldi. kevgir suratlı, sarı sakallı, gömleği yamalı, pantolon askılı, sarhoş yaşlıdan daha güzel...

19 Aralık 2010 Pazar

Kirk

uzun çırpınışlardan sonra yüzünde tebessüm, gözlerinde dehşet, kulağında kalp atışı ve teninde soğuk ter damlacıklarıyla uyandığında nerede olduğuna anlam veremiyordu. soğuktu. sokaktaydı. tepesinde sokak lambası yanında 'cana yakın çöp tenekesi'. rüzgarın uğultusu adını fısıldıyordu. "Kirk"...

önceki hayatının izlerini taşıyan kabuslar bir an için zincirlerinden kurtulmuş ve onu esir almışlardı. geçmişinden uzak, şimdiki zamanın pençesine düşmüş bir şekilde uzanıyordu kaldırımda. sokak lambasının parlaklığında bütün yıldızlar görünmez haldeydi.rüyada olduğunun farkındaydı ama en kötüsü bunu durduracak güce sahip olamayışı.gözlerini göğe dikip öylece seyretmek zorundaydı. şansına ne gelirse, hangi rüyadan nasiplenirse, hatta kabuslar bile üzerine çöreklense boyun eğmek zorundaydı.

Uykunun içinde uykuya daldığında son buldu rüyaları. uyandığında yalnızca kabusları hatırlayacaktı. zincirlerinden kurtulup yeryüzüne inen kabuslar asla geri dönmezler ait oldukları yere. bu yüzden dünya her geçen gün kötüleşmekte. ama rüyalar öyle değildir. "rüyalara sahip olmak için çaba sarfetmek gerekir." onlara sahip olmayı başaramazsak ait oldukları yere geri dönerler ve giderken bize yaşattıklarını hafızamızdan silerler.

16 Aralık 2010 Perşembe

Hirut

Sahnedeydi.tek başına. nokta ışık yalnızca onun üzerine doğmuş bu gece.
Arsızca bağışlanmayı diledi. Allah ondan çekmişti elini ve Hirut üzerinde elin eksizliğini hissediyor, huzursuz oluyordu. daha önce hiç böyle çıplak hissetmemişti. ellerine baktı. mavi damarlı soğuk elleri; sanki damarlarından akan kan değil Nil'di. ve şimdi o eller çıplaklığını örtemeyecek kadar küçük. "büyü" dedi. büyülenmiş olmalıyım. O falcı kadının, yuvalarını terketmiş gözlerine baktığımda büyüsünün etkisine girmiş olmalıyım. Aynaya baktı. "hep böyle çirkin miydim"
Bocalamadan yalan söyleyen ağzı kupkuruydu. sözcükler damağına yapışıp kaldı. Dua etmeye çalıştı. hatırlayamadı. Beynine iğneler saplanıyordu. bir tür uyuşturucu iğneler.
Etrafında atlı karıncalar döner, dünya döner, yere düşen bozuk para önce tıngırdar sonra döner, müzik kutusundaki balerin döner, sahnede ışıklar söner, Hirut'un başı döner.
Belalar mübareği bulmuştur Hirut'u. Önce omuriliğinden yukarı sızan ısı, sonra kanlanmış gözlerinde karıncalanmış görüntüler. unutulmuş bir ninni mırıldanır seyirci. İniltiler vardır melodisinde gizlenen. Sahnedeki yatağında uyur Hirut. göz kapakları örter karanlığı.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Akela

şimdiden sevdim bu patırtıyı. patlamış mısır kokuyor. Akela amcanın kararmış elleri gibi tuzlu ve yağlı. çorak vadilerde hayatını süren insanlar için paranın çokluğunun pek önemi yoktur. çünkü satın alınacak pek birşey yoktur. ama karnını doyurabilecek ve ertesi gün için kaygılanmayacak biri Akela'ya gidip o sihirli poşetlerden birini satın alırdı mutlaka. belki horoz dövüşünden kazandığı parayla, belki de yerde bulduğu iş görür metal parçasıyla.
sihirli poşetlerde kısa süreli mutluluklar satardı Akela amca. bunu şehrine yanaşan gemide görmüştü ilk kez. turistler ellerinde beyaz köpükle doldurulmuş poşetlerle gezerdi onların mahallesini. derme çatma evlerini seyrederlerdi uzun uzun. burunlarını kapatırlardı lağım çukurlarının yanından geçerken. tiksindiklerini belli etmekten çekinmezlerdi. En çok mahallenin göbeğinde yer alan yüzlerce yıllık anıtı seyrederlerdi. dokunur gözlerini kapatır ve hayal ederlerdi. Oysa yerli halktan hiçbiri o taşı onlar kadar merak etmemişti.
Birgün Akela'nın kapısının önünde küçük bir kız çocuğu belirdi elinde sihirli poşetiyle. içindeki köpüklerden birkaçını ağzına attı. Akela o anda küçük kızın gözlerindeki pırıltının mutluluk olduğunu anladı. kendi mahallesindeki çocukların ömürlerinde bir veya iki kez tattığı o duygu. kız iyi aile terbiyesi aldığından ve çocukluğun verdiği saf duygularından ötürü poşeti Akela'ya uzatıp ikram etti. Akela'nın siyah ellerinde parıldayan inciler gibiydi patlamış mısır taneleri. ağzına attı. gürültüsü mutluluk verdi ve gözlerinde uzun süredir hissetmediği o parıltıyı hissetti. tohumunda biryerlerde varlığından emin olduğu, fakat bulmakta zorlandığı mutluluğu havai fişek gibi patlatıp, hücrelerine pay eden sihirli köpük.
Sonrası bildiğiniz gibi. patlamış mısır satmaya, evinin bodrum katında mutluluğun tohumlarını çoğaltıp başkalarıyla paylaşmaya başladı Akela amca. mutluluğu içine doldurduğu sihirli poşetlerin tanesi 1rand.

14 Aralık 2010 Salı

Arturo

tik tak tik tak.. saatler durana kadar aynı döngüye devam. aynı yönde devam ettiği sürece yol kateden insanlar ve geriye döndüklerinde zamanın acımasız kalıntılarından başka kayda değer hiçbir şeyle karşılaşamayacak insanlar.söz konusu onlar olduğunda - ne kadar da zavallılar - acımaktadır Arturo. yolda yürürken, güneşin ışınlarının ters açısından faydalanarak vitrinde yansımasını görmeye çalışan kadınlara, ve bu kadınların vitrindeki kıyafetlere çarpıldığını sanan adamlara. pahalı elbiseler içindeki paha biçilemez kadınları sever Arturo. Ama cesaret edemez onlara yaklaşmaya. diğerleri de fazla zavallıdır ancak yardım edebilir onlara. yardımları elinden geldiğince değil tabii tahammül edebildiğince. çünkü yeterince tahammülü yoktur zavallılara. öyle olsaydı Anguillara köyünde yaşlanmakta olan aziz peder Arturo olmayı tercih ederdi. şanslıysa, günde bir veya iki kez, günah çıkarmaya gelen zavallıların gönüllerine su serper; değilse yaşlanmaya devam ederdi. kimine cehennemin alevlerinden, kimine cennetin ılık esintilerinden söz ederdi.
ama tahammülü yoktu zavallılara. onlar için iyi birşeyler yapmak istiyor, ama bir an önce başından savmak istiyordu. çirkinlere de tahammülü yoktu ya da aptallara. tüm bunlar kendi zavallılığını hatırlatıyordu Arturo'ya.
Kusur avcısı gibidir. siz kendinizi unutturmak istediğiniz bir anda, gözlerinizi boşluğa dikip, dünyadan bir haber, elleriniz ceplerinizde yürürken kalabalık bir caddenin en kuytusunda, Arturo kafasını çevirir ve bakar. üst dudağını sola meyilli biçimde yukarı kıvırır ve onu ne kadar tiksindirdiğinizi sayfalarca anlatabileceğini ifade eden garip bir tebessüm belirir suratında. çünkü ayakkabınızın tekinin bağcığı açılmıştır. siz onun gözünde zavallısınızdır. eğer her iki bağcığınız da çözülmüş olsaydı sadece kusurlu olmakla kalabilirdiniz. Ama artık Arturonun gözünde bir zavallısınız.
hele de o uzun ince topuklar üzerinde yürümeyi beceremeyen tıknaz kadınlar. en fenaları onlar. Arturo yanlışlıkla çarpmış gibi yapıp onları düşürmeye bayılır, hatta bunu kendine görev bilir. sokağın ortasında yere kapaklanan bu kadınların bir daha topuklu ayakkabı giymeyeceğini ümit eder. Sırf bu yüzden bile cennete girebilir Arturo. aşağılık muamelelerle, insanları zavallılıklarından kurtarmaya çalışan süper kahramandır Arturo.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Mortishia

Ahh ne kadındı Mortishia. kuklacının görünmez misinalarına bağlı olduğunu düşünebilirdiniz, ya da elbiselerinin ağırlığı olmadığında uçtuğunu hayal edebilirdiniz. cennetten dünyaya düşen zerrecikleri küçük ceplerinde saklardı. sanki sarı saçları üzerinde papatyadan hareyle dolaşırdı.
salt sevgileri ve saf hüzünleri birbirine karıştırmadan yaşardı. Onun gibi bir kadının aciz insani ihtiyaçlardan muaf olduğunu düşünebilirdiniz ama o da diğerlerimiz gibi yemek yerdi, su içerdi. yemekleri de birbirine karıştırmaz, öyle severdi.
Üzgün olduğunda üşüyen tek kadın o mu? dünyanın sonu geldiğinde herkesin mutlu olacağına inanan ama asla dünyanın sonunu göremeyeceğini düşünen?
kısa süreli mutluluklara tamah ederdi bazen.belki bir marihuananın tılsımlı kokusunda gizliydi mutluluk belki de şarabın son yudumunda.Ama onu asıl kirleten bunlar değildi. Mortshia'nın bu dünyaya gönderilişi bile kirlenmesi için yeterli bir sebepti, çünkü bembeyaz teni çabuk kir gösterirdi.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Ricky

uzaktan gitar sesi geliyor, kaldırımda adım sesleri yürüyen insanların. dedikodu sesleri sakız çiğneyen kadınların. koşuşturmacanın ortasında kaybolan adam. kaç gündür yaşıyor acaba? farkında değil geçen günlerin. gelecek günleri merak etmiyor. içinde bulunduğu an dahi umurunda değil. bir gün var aklında. tek an var kafasını kurcalayan. geçmişten gelen o günde yaşamaya devam ediyor. kapatmış kapıları, öylece oturuyor, susuyor dışından, içinden konuşuyor.içindeki ses geveze, susmak bilmiyor. yanan peleriniyle uçmak istiyor, bakmakla bitmeyen gökdelenlerin arasında. zavallı bir sivrisinek gibi 23. katın camına yapışıncaya dek veya kendini bilmez bir kamyonun sileceklerine sıkışıncaya dek uçmak istiyor.
küçük adımlar atar Ricky. cüssesine yakışmayan küçücük adımlar. kolları iki yanda kaskatı durur. bakışları hep düşüncelidir, düşünmese bile kısık gözlerle süzer bakışlar atar çevresindekilere. eleştirmen edasıyla konuşur. hani şu her konuda bir fikri olan, olmasa bile bahsi geçen konuya sürekli kafa yorarmış gibi fikir beyan eden eleştirmenlerden söz ediyorum. halbuki Ricky'yi tanıyan kimse onun eleştirilerine kulak asmaz. çoğu kez bir dediği bir dediğini tutmaz.
çok terleyen insan ırkından geliyor Ricky. bundan rahatsızlık duyar, hemen hemen her gün duş alır, sonrasında aynada kendine eleştirel bakışlar atar, bu yüzden sık sık kendini seksi bulur. ama sonra hemen geçer bu his. yerini tuhaf bir yalnızlık duygusuna bırakır. o kadar da yalnız olmamasına rağmen, yalnız olduğunu düşünüp üzülmek ona iyi gelir. sanırım insanlar üzülecek bir şey bulamayınca; önce yalnızlaşmaya çalışıyor, yalnızlıklarına kederlenip ağlıyor, sonrada yaptıkları her hatanın cezasını, bilerek içine daldıkları bu saçma ruh haline kesiyorlar.

Melissa

küçük bir kızken, henüz ayakları da kendi gibi küçükken ve kırmızı pabuçlarını kolaylıkla giyebilirken, şirin gülümsemesi kimsenin canını yakmazken, kendini savunma ihtiyacı duymazken, zaten çok da konuşmazken, konuşmaya da gerek duymazken, gözlerinde küçük heyecanlar taşırken ve onları gittiği her yere beraberinde götürürken, üzerindeki minik siyah elbiseyi çekiştirirken, çekinirken yabancılardan, korkarken daha da yabancı olanlardan, eve kaçarken yağmur yağdığında, yorganın altına saklanırken gök gürlediğinde, fotoğraf makinesinin flaşı sanırken şimşekleri, vanilya gibi kokarken saçları, henüz pembeyken yanakları, pencereden izlerken yağan karı, mutluydu Melissa.

10 Aralık 2010 Cuma

Freddie

Özgür Freddie. ömrünün geri kalanını yollarda geçirmeye kararlı bir gezgin. gün batımını ikinci kez aynı yerde izlememek için yemin etmişti. o günden beri güneşi, batışını daha önceden izlediği yerlerde batırmadı. rüzgar nereye eserse o ters yöne hareket eder, içine sinen bir yer bulana kadar yola devam ederdi. içine sinmesi için lüks bir otelden başka şeyler gerekirdi. olduğu gibi görünen insanların şatafattan uzak yaşantılarına dahil olmak Onun en büyük lüksüydü. aç kalması ya da pirelerin yuvası haline gelmiş bir döşekte sabahlaması umurunda değildi.en iyi maharetiyse ertesi sabah gitmekti. hem de hiç iz bırakmadan geriye. varlığından şüphelendirecek kadar kalıntısız gitmek.kimileri için halüsinasyon Freddie.
hayatını paylaşmazdı Freddie. oldukça bencildi ömrünü harcarken. hiç evlenmemişti mesela. Aslında bu konu biraz karışık. çünkü delice aşık olduğunu sandığı güzeller güzeli Melissa'ya evlenme teklif etmişti ve cevabını beklediği 22 saat 16 dakika geçmek bilmemişti. kabul edilme korkusu sarmıştı Freddie'yi. Meslissa üzgün olduğunu ve kabul edemeyeceğini söylediğinde nasıl da yük kalkmıştı üzerinden, nasıl da mutlu olmuştu. ya kabul etseydi! O kızcağızı asla mutlu edemezdi. Daha da önemlisi, evlilik hayatı gibi her yönden bağlayıcı unsurlara dayanan bir müessese Freddie'yi asla mutlu edemezdi.
Rüzgarın doğuya doğru estiği bir günde batıya doğru yola çıktı Freddie. çorak tarlalardan, bozkırlara uzanan kilometreleri sayamaz hale geldiğinde sağa çekti 79 model Granada'sını. Benzini bitmişti, satın almalıydı, karnı acıkmıştı, yiyecek birşeyler satın almalıydı, ve başını sokacak bir yere ihtiyacı vardı, fakat önce parası olmalıydı.
Freddie dışında herkes herşeyi satın alırdı. Ama Freddie o günden sonra hiçbir şey satın almayacaktı.Freddie başkalarının asla satın alamayacağı bir hayat yaşamaya kararlıydı.

Amber

Bulutsuz gecelerde görebilirsiniz Amber'i. Gece gibi pürüzsüzdür cildi. Sapsarı ipeksi saçları ve dolgun yanaklarıyla bu dünyaya layık bir melektir Amber.Bazen göz kırpar ve kirpiklerindeki yıldızlardan biri kayıp dünyaya düşer. Çünkü yıldız sandıklarımız Amberin gözyaşı kristallerinden meydana gelen ışık huzmeleridir.
Amber nefes alıp verdikçe gelgit olur açık denizlerde.Gelip de gitmeyenler Onun bize hediyesidir.Gidip de gelmeyenler, onun bize ödünç verdikleridir. Eğer yaratıldığında nerede yaşamak istediği konusunda bir tercih yapması istenseydi yer, gök ve deniz arasında, denizi seçerdi kuşkusuz. çünkü gökyüzünde yaşıyorsanız, ancak uçabilirsiniz ama asla yüzemezsiniz.
Çocukları sever, bu yüzden hep çocuk kaldı, arkadaşsız yapamazdı. Ama milyonlarca mil yukarıda ancak ölü çocuklar yaşardı.
uzun beyaz elbisesiyle rüyalarımızı ziyarete geldiğinde, gözlerimizin içine kısa süreliğine de olsa bir kez baktığında, mutluluğun somut halini görürürüz. Mutluluk onun gözlerinde gerçektir. hacimli, kütleli, şekilli şemalli bir cisimdir mutluluk. gözbebeğinde gizler ve ne kadar uzun süre seyrettiyse denizi o kadar mavidir Amber'in gözleri.

9 Aralık 2010 Perşembe

Poe

korsakov"dance of tumblers"ın notalarından dünyaya gelmişti zavallı Poe. yitik aklı hayatı boyunca başına bela olacaktı. sevimsiz bebeklik yıllarından sonra çirkin ergenliğe sonrasında, gudubet gençliğe geçiş yaşamıştı. neyseki gençken öldü de buruştuğunda nasıl bir sıfata büründüğünü anlatmak için yeni bir kelime türetmek zorunda kalmadık.buğulu beyni, aklı karmakarışık toz bulutları arasında dolaşan Poe. sesi, müziği, hiç varolmamış gibi iz bırakmadan can bulur. hiç cinayet işlemediği için şanslıyız, işlese katilin o olduğunu asla anlayamazdık.koku duyusu, her yahni pişirdiğinde evinin bahçesine habersiz gelen köpek misafiri kadar gelişmişti Poe'nun. sesleri de çok iyi algılardı. dünyanın en büyük filarmoni orkestrasında çalan her müzisyenin ne zaman hangi notaya bastığını ilk dinleyişinde anlardı. Berlin devlet senfoni orkestrasından davet aldığında, henüz 21 yaşındaydı ve yapacağı daha önemli işler olduğundan, davet mektubunu okumayı yarıda bırakıp, kağıdı origami ustasıymış gibi profesyonel bir edayla uçak haline getirip, açık pencereden aşağı fırlatmıştı.Aynı gün kan tadının paslanmış demirden farksız olduğunu keşfetmiş ve o andan sonra pişirdiği her yemeğe biraz paslanmış demir rendelemeyi ihmal etmemişti. belki de bu yüzden, öldüğünde cansız bedeni yeşile çalıyordu.
bir sırtlanınki kadar kısa ömründe, bir arı kovanındaki kadar karmaşa yaratmış, fakat kendisi bu karmaşadan hiç haberdar olmamıştı. Sanki yüzyılın fırtınasını yarattıktan sonra oluşan davasa hortumun merkezinde kalmış gibi, diğer herkes bilinmedik boşluklara savrulur O hortumun merkezinde huzur içinde göğe yükselir ve ruhu arafta can bulur.

Fiona

Güzel sabahlara uyanırdı.gülücükler saçar, içimizi ısıtırdı.o etraftayken endişe etmezdiniz gelecekten ve dert etmezdiniz geçmişi. pencereyi her aralayışında bahar karşılardı onu, en temiz haliyle. odasında ışık hüzmeleri dans ederdi, hem gündüz hem gece. rüyalarında gökkuşağı kaydıraklarından kayar, bulut havuzlarında yuvarlanır, hilal salıncağında sallanırdı.

Seymour

Kendini 32sinde hisseden 27 yaşında Seymour. İstanbul'un sayılı zenginlerinden bir ailenin, dahi çocuğu. bir orduya yetebilecek zekaya sahip, sosyal bilimlerin her dalında uzmanlaşmış, az konuşur çok düşünür Seymour. Uzun boylu, buğday tenli, kumral saçlı.bazen içine tişört giydiği kareli gömleklerden biri bazen de birini ötekinden ayırt etmenin imkansız olduğu balıkçı kazaklarından birini üzerinde görmeniz muhtemel.kişiliği nereden bakarsanız bakın dağınık olmasına rağmen tıraş olmaya vakit buldukça sakalsız.sınıfları üçer beşer atlayıp üniversiteden mezun olduğunda 19undaydı. sonra nasıl olduğunu anlayamadan akademisyen oldu. kuşkusuz en çok merak uyandıran hocaydı. merak uyandırırdı çünkü onu ders saatleri içinde fakültede görmek neredeyse imkansızdı. gündüz saatlerinde onu okulda görebilmeniz için geceyi üniversitedeki odasında geçirmiş ve orda uyuyakalmış olması gerekirdi. disiplin kurulu, alkollü derse girmek hatta çoğunlukla derse girmemek suçlarından onu kurula çağırdığı gün, Galatadaki yüksek tavanlı, ahşap zeminli dairesinin balkonunda daha önemli meseleleri düşünmekle meşguldü. Bu daireyi babasının tüm servetini reddetmeden önce satın almıştı. Banyodaki kırık fayansı, mutfaktaki damlatan musluğu tamir ettirmemişti. Çünkü evi ilk kez bu haliyle görmüş ve o an mutfakta yemek pişiren Bella'yı hayal etmişti. O an evi satın almaya karar vermişti ancak ev sahibi evi satmaya yanaşmamış ancak kiralayabileceğini söylemişti. Uzun süre kiracı olarak kaldığı bu apartmanın en kötü yanı, günün büyük bölümünü balkonda sigara içerek geçiren, gece geç saatlerde içeri giren ve kapıyı kilitleme alışkanlığı bulunmayan bu adama tahammül edemeyen geçimsiz komşularını barındırıyor olmasıydı. Ama Seymour tam bir sabır abidesiydi. onların şikayetlerine kulak asmadı, çünkü evde onu bekleyen Bella'nın hayali vardı.Ev sahibi evden çıkması için kapısına dayandığında Seymour hole açılan küçük salonundaki çökmüş kanepesinde oturuyor, treasurer marka sigarasını içiyordu. önündeki sehpada john fante kitaplarından biri ve önceki gün sipariş ettiği yemeğin kutusu duruyordu. TV açıktı ama karınca hareketlerini inceleyen bir belgeselden farksızdı.(o kadar karıncalı gösteriyor demeye çalışıyorum)Ortalıkta yerini şaşırmış birsürü dvd, kitap, dergi, kıyafet, ambalaj(çöp) vardı.Evinin dağınıklığına aldırmayın Seymour bakımlı bir adamdır, iyi görünmeyi sever, çünkü insanların görünüşe ne denli önem verdiğinin farkındadır. Fakat o gün ev sahibi Seymour'un görünüşüne aldırış etmiyordu. tek istediği bi an önce evini boşaltmasıydı. çünkü o eve kolaylıkla Seymour'dan çok daha normal bir kiracı bulabilirdi. Seymour adamın hakaret ve uyarılarını bir süre dinledikten sonra sigarasını yanındaki küllükte söndürdü ve doğruldu. Hiç bir şey söylemeden birkaç adım ötedeki kapıya yöneldi ve dışarı çıkıp taşındığı günden beri ilk kez kapısını kilitledi. ertesi gün öğlene doğru eve geldiğinde ev sahibini içeride oturur halde buldu. "bu evi bana sat" dedi. ev sahibi bir dizi küfür ettikten sonra evden çıktı, fakat bu iyiye işaretti, çünkü bir hafta sonra Seymour resmen dairenin sahibi olmuştu.
hayatı boyunca edindiği ikinci mülküydü bu ev. birincisi 1966 model Mustang Shelby'ydi. Babasının ona 18. yaş gününde hediye ettiği son model arabasını satıp, ederinden biraz daha yüksek bir fiyata bu arabayı satın almıştı. babası bunu öğrenince nasıl da çıldırmıştı, ve o çılgın baba nasıl bir kıyamete yol açmıştı...
Yine de kıyamete değerdi Mustang. çürük güvez tonlarında parlak boyası ve kreme çalan beyaz deri koltukları...Arka koltuk, öndekileri kıskandırırcasına yepyeni.Sağ koltukta minik kül birikintileri ve Seymour yanındaki kızı öperken elindeki sigaranın koltukta bıraktığı yanık lekesi.Asla Mustang ve sarışın Bella arasında seçim yapmak zorunda kalmak istemezdi.
Bella'yı seviyordu, dahası Ona hayrandı. Bella onun duygularının farkında olsa da Seymour asla duygularını onunla paylaşmayacaktı. Hayallerindeki Bella'ya ihanet etmek istemediği için mi, yoksa onu mutsuz edeceğinden mi bilinmez, Onun yanına dahi yaklaşmasına izin vermeyecekti. Halbuki Bella onu severdi. Seymour'u herkes severdi, tek yapmaları gereken suretinden fazlasını görebilmekti."see more, seymour"

8 Aralık 2010 Çarşamba

Smirnoff

Bir mahalleden ölü çıktığında, ölümün sessizliği ister istemez mahalledeki her haneye sirayet eder. İşte Smirnoff bu noktada devreye girer. Çoğulluğu sağlamaktır Smirnoff'un görevi. Bu mesleği ne kendisi istemiş, ne de okuluna gitmişti. Ama birilerinin, dünya üzerinde yaşanan her tekili çoğula dönüştürmesi gerekmekteydi.Lakin bir şeyler yolunda gitmemişti. Başlangıçta "ben"i "biz" yapan, "sevgi"yi "aşk"a çoğaltan Smirnoff mutsuzdu. Ve doğası gereği mutsuzluğunu kontrolsüzce çoğaltıp, tüm dünyaya saldı. Gülümsemelerin kahkahaya dönüşmesi kimseyi rahatsız etmiyordu ama gözyaşının sele dönüşmesi büyük huzursuzluklara yol açtı. Öyle ki; insanlar ağlamaya korkar oldu.Korktukça kaçtılar gerçeklerden. ve nihayet kör oldular. Önceleri ağma gözlerinden yaş akmaz sandılar. Ama yanıldılar; çünkü Smirnoff yağan her yağmurdan bir damla gözyaşı biçmişti ve çoğaltıp savurmuştu insanlığın üzerine.

7 Aralık 2010 Salı

Matilda

Kan kokusuna aşina bir ruhtu onunki. bedeni haz duyardı her işkencede. acı bağımlısı bir psikopattı başkalarının deyimiyle. zaten başkaları kadar düşünmezdi kendini. düşünemeyecek kadar şuursuz bakan ebleh bakışları can yakardı. korkuturdu. tiksinti uyandıran görüntüsünde kadınlığından eser kalmamıştı. her bir saç telini teker teker kopartışını görenler var. üstelik hiç bir acı emaresi yokken suratında. şıpır şıpır akan terler arasından sızan kan kokusu gibisi yoktur onun için. bebekken çirkin, olgunlaştıkça çirkin, ölürken çirkin Matilda. yara izlerinin ne zamana, hangi olaya ait olduğunu hatırlayamayacak kadar yaşlı Matilda.siyah saçları griye çalan, tozlanmış Matilda.
hatırlıyorum onu; vücudundaki damarları teker teker parçalarken, orman kalıntılarıyla bezeli avcı çakısını kullandığını.gün ışığına hasret gözlerinin, karanlıkta nasıl parladığını.cehennemi düşlerken kendini nasıl mutlu hissettiğini hatırlıyorum.düşleri olduğu için şanslı olduğunu sanırdı, çünkü umutların hayal kırıklığı demek olduğunu öğrenememişti.
diğerleri cennetteki sonsuz huzurun hayaliyle yaşarken, o cehenneme gitmek için yalvarabilirdi, eğer Yaratıcının varlığına inansaydı. Ona inanmasa da cehennemi evi bilir, eve dönüşü düşlerdi. zebanilerin kan ve irin dolu gözlerini düşünürdü.onların gözünde yer edinmek isterdi.
işte bu yüzden hayatını küçük bir leş birikintisine layık sivri sinekler gibi geçirdi. merhametten nasibini almamış karanlık bir kalpti onunki.cehennemi hakedebilmek için olanca gücüyle çaba sarfederdi."cehenneme değer" derdi. çünkü diğerlerinin cennetinin onun cehennemi olacağını farkedememişti.

Matthew

Matt, asi çocuk. 26 yaşında ve dünyanın merkezinde. herşeyden, herkesden ötede; zamanın ötesindeki asi çocuk Matthew. saçları dağınık, gülümsemesi çarpık. Gülümsemesine kayıtsız kalacak hiçbir kız yok.
Rock müziğin efendisi Matt. çatlak sesi milyonları kendine hayran bırakabilirdi, bu kadar genç ölmeseydi. Onu öldürdüğü için Tanrı'yı suçlayamayız. Ölüm onun kendi tercihiydi. sadece 12 dakika daha fazladan yaşamak isterdi. 12 dk. mutlu ölmesi için yeterliydi. daha fazlasını asla istemezdi.
dövmeleri vardı, sayısını bilmediği. Sağ bilek kemiğinin üzerinde "Sue" yazıyordu. Sue'nun kim olduğunu öğrenmek için çok çaba sarf etmişti. ayık olmadığı gecelerden veya gündüzlerden birinde yazdırmıştı. Peki kızın adı gerçekten Sue'muydu yoksa kızın adını yanlış hatırladığı için kız onu terk mi etmişti?
Ölmeden önce ayık olmak istemişti, ölürken ayık olmak, azraili görmek, onunla bizzat tanışmak ve eğer vakti olursa, suratına tükürmek istemişti.Ama tüküremedi, cesetindeki salyaların sebebi kanındaki zehrin son mağrifetiydi.ilk mağrifetiyse göz çevresindeki mor çerçeveydi. Matt onları severdi. yüzündeki her çizgiyi sayar, "çok yaşadım, yetmez mi" derdi. halkalar ve çizikler arttıkça uykuları azalırdı.En son bilinçli olarak uykuya daldığında 17 yaşındaydı. 17. yaşgünü herşeyin başladığı gündü.En yakın arkadaşından gelen gitarı eline aldığında bambaşka biri olmuştu. günlerce çaldı, sonra sesini keşfetti. yıllar sonra "keşke sessiz söyleseydim, öylesi daha eğlenceliydi" diyecekti.

Jude

sivilce Jude...her gün yeni bir vücutta can bulmanın acısını ondan iyi kimse bilemez. var olma çabasını, onu yok etmek için sarf edilen çabaları, en kötüsü de anlaşılmayı beklerken sürdüğü çaba. Bunları ondan iyi kimse anlayamaz. Ahh Jude, ben seni ne iyi anlardım halbuki :D
"hey Jude!" adına şarkılar bestelenmişti. büyük ihtimalle o sıralar Lennon'ın alnında bir yerlerdeydi. o zamanlar gencecik bir sivilceydi. henüz iltihapları insanlara acı vermezdi. Lennon da anlardı onun dilinden, bilirdi ki Jude yalnızlığını paylaşmaya gelmiş küçük bir arkadaştan farksızdı.
Jude; bünyesinde yer aldığı organizmayla saatlerce sohbet edebilir, derdini dinleyebilir hatta öğüt verebilirdi. Tek problem dertleşirken büyümesi, büyüdükçe acı vermesiydi.
O insanların derdini dinledikçe iltihap toplar ve büyürdü, büyüdükçe insanların yok etme çabalarına maruz kalırdı. bazen tırnaklarıyla onu yok etmeye çalışır bazen de üzerini türlü kapatıcılarla örtüp görünmesini engellemeye çalışırlardı.Ne yaparlarsa yapsınlar Jude'u asla anlayamazlardı...

Lingan

En çok beğendiği kişi kendisi olan Prof.Lingan.Sesi kulak tırmalar. Yerli, yersiz -çoğunlukla yersiz- azarlayışları, kendi deyimiyle "haşlayışları" vardır. Çoğu zaman gri, zaman zaman kahverengi tonlarında kadife pantolon giyer.
60 yaşında prof.Lingan. Gözlüklü; her prof.un olması gerektiği gibi. Ve en önemlisi kavruk tenini örten gömleği.(Bu gömlek kaç öğrencinin merakını uyandırmıştır?)Gömleğin kol kısımları tam bir mühendislik örneği.Ergonomik kollar! yazın kısa kollu, kışın uzun. Muhtemelen aynı gömleği hem kış hem yaz kullanabilmek için böyle yapmıştır.Kısa kollu gömleğin kollarını uzatmak için kullandığı dikilip sökülebilir portatif bir kumaş parçası var. Kahretsin; bu bir icat olmalı!
Garip durum betimlemeleri vardır Prof.Lingan'ın."Tır devrildi yol 5 saat açılmaz", "zorla beyaz yakalı", "al gülüm ver gülüm","seni kapıma koymam ben" vdn(ve daha niceleri).
Keşke öğrencileri çileden çıkarmakla yetinen bir adam olsaydı. Kendi kişiliklerini de çileden çıkarır, gün boyu onlarla tartışırdı. Bir keresinde tam 5 karaktere bürünmüş ve dersi 5 kişiliğiyle birlikte anlatmıştı.O zorlu derslerin 1 değil tam 5 Lingan tarafından anlatıldığını düşünsenize.
Kahverengi ayakkabılı Lingan dersi yüksek platform üzerinden anlatırdı.Mü'yü ters y şeklinde yapardı.Her an yeni bir şey keşfediyormuş gibi ders anlatırdı. Onu izleyen biri oracıkta atomu parçalayacağını sanabilirdi."siz hiçsiniz" derdi sık sık. Ama herkes onu çok severdi. Aptal bir yazı tura sorusunu nasıl da saatlerce çözerdi...

6 Aralık 2010 Pazartesi

Lucy

Sarışın, kıvırcık saçlı, beyaz tenli güzel kız Lucy. herhangi bir erkek herhangi bir anda hiç çaba sarfetmeden öylece sıradan bir anda ona aşık olabilirdi. Kocaman kahverengi gözleri vardı. çocukken o minicik suratında yolunda olmayan bir şeyler varmışçasına büyük dururdu.Doğduğundan beri aynı evde yaşıyordu. ne ev ama. kocaman yemyeşil bahçesi vardı. şehrin biraz uzağında, bir o kadar da yakınında, yaşamak için mükemmel bir lokasyondaydı. sırayla önce ağabeyi sonra annesi ve son olarak 2 yıl önce babası ölmüştü. Lucy'nin evi bu kadar ölüme sahiplik etmek için fazla güzeldi.Beyaz ve olduğu gibi ahşap.
Üniversitenin edebiyat bölümünde son sınıftaydı. 22 yaşında. öyle çok kitap okumuştu ki, evdeki kitaplığı bir semt kütüphanesinden farksızdı. Bütün yazarlar hakkında bir fikri vardı ama konusu açıldığında bildiklerinden söz etmezdi, çekinirdi, bildiklerinin eksik veya yanlış olmasından şüphelenir, en çok bilmişlik taslayanlardan nefret ederdi.
sesi pek güzel değildi. genelde 80lerden dinlerdi.ama onu şarkı söylerken hiç gören olmamıştı.Acaba hiç şarkı söylemişmiydi?
kimse bilmese de oyunculuğu müthişti. bir keresinde -henüz ailesi hayattayken- okulda bir tiyatroda Tinkerbell rolünü almıştı.bu onun ilk ve son oyunuydu.
Film izlerken, sık sık filmde kendine en yakın bulduğu karaktere bürünürdü.bu oyunu saatlerce oynayabilirdi, tabii sadece yalnız olduğunda.bazen aynanın karşısına geçer ağlama rolü yapardı.gözünden yaş akmayınca morali bozulurdu.zorla ağlamaya çalışırdı. ailesindeki her ferdin ölümünü düşünürdü birer birer. ama işe yaramazdı. acı bir çeşit bağımlılık yapmıştı bünyesinde. ağlayabileceği şeyler, normal insanlarınkinden çok farklıydı. zamanla ağlama rolüne girmeyi başarmış hatta sonrasında saatlerce ağlamıştı. bunun için tek yaptığı erkek arkadaşının onu unutuğunu hayal etmekti. Jude'u gözlerinin önüne getirip ona bakmadığını, öylece geçip gittiğini hayal etti. Ağlamanın yolu Lucy için unutulmak demekti.

Zelda

Şövalyelerin kaderindeki yalnızlığın sebebi, prenses Zelda. Tükenmek bilmeyen efsanelerin öznesi. yüzyıllar süren toprak savaşlarının tanığı. Link'in prensesi Zelda. Değiştirilebilir türden değil onun kaderi. Asaleti ve soylu adımlarından tanırsınız onu.O; sonunu göremeyeceğimiz çoklukta toprakların varisi Zelda.
yeşil kabarık elbisesi, içinde yaşadığı şato yıllarından kalma. babası hediye etmişti O'na. en çok yakışan elbisesiydi. bembeyaz teni, kızıl saçları, mavi gözleri. O yeşil elbisenin içinde, nerede görseniz tanırsınız Zelda'yı. sarayda olması gerekmez, heryerde görebileceğiniz en asil prensestir Zelda.
yürüyüşü mağrur fakat bir o kadar da zarif. uçar gibi, sanki parmak uçlarında süzülür gibi. Ama bakışları delici. bir bakışı dilediğini oldurmaya yeter.
Konuşuyorsa bilin ki; gerçekten gerektiği içindir. ve konuşmasını gerektirecek şeyler ya bizim hayatımız boyunca karşılaşamayacağımız kadar iyi yada karşılaşamayacağımız kadar kötüdür.
Üstelik bir orduyu yönetmeye yetecek zekaya sahip.Hatta bu tür askeri meseleleri hafife bile alır. Çünkü Onun için asıl mesele halkı anlamaktır.
O da çiçekleri dalında seven prenseslerden. Her çeşit mücevheri olmasına rağmen inci en sevdiği. Onu gördüğünüzde inci kolyesi boynunda değilse eğer, takmasını unutturacak kadar mühim olan şey sizi korkutmalı.
Yalnızlığa mahkum ettiği Link kadar yalnızdı aslında. öyle çok asker, öyle çok hizmetkar, öyle çok soylu vardı ki çevresinde, hiçbiri yalnızlığını hatırlatmaktan başka işe yaramazdı.

Pekko

Cohen dinleyen Pekko ne çok çaba sarfetmişti o sesi kendi boğazından çıkarmak için. başarılı olacağından şüphe duymuyordu başlarda. Ama olmamıştı. yine de kendine yalan söylerdi bu konuda. eminim derdi daha fazla çalışsaydım benzer bir ses "filan" çıkarabilirdim. yapamazdı... o değil ben biliyorum asla yapamazdı. 23 yaşındaydı. yazılım uzmanı olmuş ama hiç uğraşmamıştı bu işle. okuldayken de uğraşmazdı. Nasıl da zekiydi. bilmiş bilge bilirkişi. her soruya net bir cevabı vardı. bir de uzun sarı saçları vardı. dümdüzdü. arkadan gördüğünüzde sarışın bir kız olduğunu düşünebilirdiniz ve Türkiye 'de yaşasaydı epey laf atan olurdu. Acaba o önemsermiydi bu durumu. Kavga filan ederdi herhalde. ama kesin dayak yerdi. hem de sağlam dayak yerdi. bir keresinde polisler tarafından dövülmüştü. o gece hatırlayamadıkları arasında. Alkolü fazla kaçırdığından hatırlayamıyor,niye elmacık kemikleri derisinin yüzeyinde görünür hal alıncaya dek dayak yediğini. çok eski değil 1 - 1.5 yıl kadar önceydi. yaranın olduğu yeri sonradan saran heni hücrelerden oluşan deri taptaze görünüyordu.
19 yaşından beri dünyanın en çirkin kızına aşıktı. Kız gerçekten çirkindi. öyle çirkindi ki bana bile anlatmasına dayanamayıp onu susturmuştum. Ama aşık olduğuna eminim. çünkü onu görünce aldığı biçimsiz hal, ne söylediğini bilmez tavırlar ve aptal bakışlara şahit olmuştum. Zavallı Pekko. Kız çirkinliğinin o kadar farkındaydı ki, bir gün beni terkeder korkusuyla asla kabul etmeyecekti onun tekliflerini.
keşke kızla aynı sokakta oturuyor olmasalardı. ikisi için de zor bir durumdu bu. sokağın başındaydı Pekko'nun evi. üniversiteyi bitirdikten sonra taşınmıştı bu eve. sıradan bir apartman dairesi gibi görünse de onun dairesi bambaşkaydı. 55 tane tablo vardı içeride. 55 sayısı Pekko'nun öleceği yaştı. ve Pekko'nun tablolarının sayısı hiçbir zaman 56 olmadı. yenisini satın alırken eskilerinden birini mutlaka satardı. resimlerin hepsi yerde dururdu. hiçbirini duvara asmazdı. işin aslı, o duvara hiçbir şey asmazdı. matkap sesinden korkardı :D resimlere bakmak için eğilmeniz gerekirdi. yine de kimse "şunları duvara assana" demezdi. çünkü kimseler bilirdi ki; Pekko onları duyar ama dinlemezdi.

Annabel

Kısacık siyah saçlı 17 yaşında Annabel. ama hep 17sinde kalacak. henüz farkında değil tabii. küçücük suratı var, hep çocuk bakacak minicik gözleri, çilli yanakları, kırmızı dudakları. 1.56 boyu. ama o 1.58 diyecek. uzun görülmek istediğinden değil, yanlış bildiğinden. martıları sever ama kuşlardan hep ürker. 8 yaşındayken başka bir semte taşındıkları için en yakın arkadaşından ayrılmış, başka okula yazılmıştı. Muhabbet kuşu hediye etmişti arkadaşı ona. adı maviydi. mavi rengi sevmezdi halbuki. arkadaşlarını da sevmezdi. zaten "itici" bir kızdı ötekilerinin tabiriyle. sevilmenin ihtiyaç olduğunun farkında bile değildi. çünkü ne sevmişti ne sevilmişti. annesine hiç benzemezdi. annesi hayli popüler bir kadındı. ve o kadının bir sırrı vardı. Annabel 17 yaşına geldiği gün bu sır açığa çıkmıştı. köşedeki kilisenin önüne bırakılan kızdı Annabel " :D " her neyse yetimdi, evlatlık alınmıştı, neyse ne. Annabel'in bile umurunda değildi. zaten annesini ilk gördüğü gün sevmemişti. nefret de etmiyordu ondan. babasını daha çok severdi her kız gibi. ama babası sık sık seyahate çıkardı. pek görünmezdi ortalıkta. beraber vakit geçirmemişlerdi hiç baba-kız.
kendinden büyük kıyafetler giymeye bayılırdı Annabel. kimseye görünmeyecek kadar küçük olmayı dilerdi. adeta saklanır, kaybolurdu o büyük hırkaların içinde.
çok ağlamazdı, çok gülmezdi. bazen koşardı. onu koşarken görürseniz bilin ki içinden geçen duygular var. belki çok üzülmüştür bir kedinin ölümüne ya da çok sevinmiştir bir kuşun kanadının kırılmasına.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Malmsteen

Soğuktan donmuş bakışları, nefretle kavrulan yüreği ve tükenmek bilmeyen hırsından ibaretti. Bakışlarıyla karşılaşan herhangi bir çift göz Onun ölmüş masumiyetinin ardından ağıtlar yakabilirdi.
Kılıcı kan kusuyordu. Arkasında bıraktığı cansız vücutlarla örtülmüş araziye son kez dönüp baktığında, sessizce kutlamıştı zaferini. Kaçıncı yüzyılın, kaçıncı çeyreğinde olduğu umurunda değildi. Onun için zaman; ancak hatıralarına olan uzaklığıyla ölçülebilirdi.
En son ne zaman gülmüştü veya ne zaman herhangi bir surete bürünmüştü? Suratı hep mi böyle ifadesizdi yoksa? Görenler, mimik kabiliyetini, Tanrı'nın ondan esirgediğini düşünebilirdi. Belki gülmüştür bir zamanlar hatta belki ağlamıştır bile. Ama bunu hiçbirimiz bilemeyeceğiz. Çünkü öyleyse bile Onun hatıralarında yer alamayacak kadar uzun zaman önceydi.
Leş yığınlarının arasından geçerken, içine çekerdi ölümü. Çektikçe ömrünü uzatan sigarasıydı ölüm.
Ve aslında bir keresinde öldürülmek istemişti. Ama Azrail Onun bakışlarından dehşete düşmüş olacak ki, tırpanını Ona hediye edip, gitmişti.
Belki de o Lovecraft'ın esinlendiği kişiydi ve Lovecraft bu olay için "tuhaf zamanlarda ölüm bile ölebilir" diyecekti.