30 Mayıs 2011 Pazartesi
Charles
Evinde beslediği mürekkep balığından mürekkep sağılamayacağını anladığında 10 yaşındaydı. O yıllarda çizgi filmler diğer herşeyden daha akıl karıydı. Yaşıtları gibi o da büyüyünce kaptan Tsubasa olacaktı. ama olmadı. Önce heyecanını kaptırdı planyanın çarklarına, sonra boşvermişlik doldu tırnak aralarına. Ve çay içmeye başladı. Bayatlasa da umurunda olmadı.
Rimsky
Rimsky gibi insanlar pek az bulunur dünyada.Sonu çift sayıyla biten yıllarda milyonda 6, tek sayıyla biten yıllardaysa milyonda 1 dünyaya gelirler. Zaten daha fazlasını kaldıramazdı yeryüzü. Evren bir seçim yapardı yanmak ve yaşatmak arasında. Son yıllarda giderek ısınarak yanmaktan yana kullandı tercihini. Çünkü evren de tıpkı Rimsky gibi.
Onun gibiler farklı yaratılmıştır diğerlerinden. Oksijenle değil, karbondioksitle nefes alırlar. Diğerleri ne kadar fazlaysa o kadar karbondioksit yayılacağından ortalığa, diğerlerinin çokluğu derecesinde özgürdür Rimsky. Rahatsız verici olduğu kadar zaruridir Rimskylerin çevremizde bulunması.
Evren mi Rimskynin Rimsky mi evrenin zerresinden yaratıldı bilinmez ama ikisi de kaybetme korkusuyla yaşar. Oksijenyanları hapsederler kendi ılıman seralarına.
Mahzeninde yıllanmış insanlar yaşar Rimsky'nin. Zavallıları oraya hapseder ve karbondioksitlerinden faydalanır.karşılığında yetersiz oksijenini bahşeder. Ne yazık ki bu döngü kabul görmüş bir paradigmadır.
46 yaşına bastığında kumral saçlarının yarısı beyazlamıştı Rimsky'nin. Her sabah mahzene inerdi biraz nefes almak için. çatıdaki güvercinlere uğrardı mutlaka. biraz okşar sonra havaya salardı onları. yemlerini ve sularını bırakırdı. hayretle düşünürdü her seferinde neden geri dönmek mecburiyetinde olmayan güvercinler her seferinde geri döner de, mahzene hapsettiklerim bana ihtiyaçları olduğunu bile bile isyan çıkarır her gün. eğer ihtiyaç duyduğu insan karbondioksiti olmasaydı güvercinlerin, zürafaların hatta domuzların karbondioksitinden faydalanmayı düşünebilirdi. Denemişti aslında. gençliğinde bu durumun lanetli bir karakter olduğunu kavrayamadığı için türlü yollara başvurmuştu. Sırf bu yüzden kaçak olarak geceleri hayvanat bahçesine girer her gece başka bir hayvanın kafesinde kalırdı. Sabah olup uyandığında nefessizlikten ölmek üzere bulurdu kendini. Parmakları morarmaya başlamış, suratı yeşermiş ve göz yuvaları büzüşmeye yüz tutmuş olurdu. Koşarak hayvanat bahçesinden çıkar ve mahzenine gidip saatlerce orada kalırdı. Mis gibi karbondioksiti doldururdu ciğerlerine. Tiksinse de mecburdu insanlarla aynı ortamda vakit geçirmeye. Keşke her gün isyan etmeselerdi. Aslında hergün isyan etmeseler, katlanabilirdi onlara ömrü boyunca. yine de ömrünün çabuk bitmesini isterdi.
26 Mayıs 2011 Perşembe
Bob
Yeryüzünün sahteliğini keşfetti keşfedeli konuşmuyor Bob. Bu yüzden konuşulmayan meslekler seçiyor kendine. bazen bir saray nöbetçisi oluyor bazen jeton satan gişe görevlisi. para kazanmak için değil ama zaman çabucak akıp geçsin diye çalışmak zorunda hissediyor kendini ve tabii insancıl güdüler yüzünden. Herkes çalışıyorsa o da çalışmalı. birşeyler yapmalı ki batmasın kimsenin gözüne. Çünkü insanlar onu görürse ve farkederse zaman daha da ilerlemez hale gelir. yelkovan koşmaktan akrep yürümekten Bob yaşamaktan vazgeçer eğer farkedilirse. oysa biliyor zamanın da yanılgıdan ibaret olduğunu. renkler gibi onun da göreceli olduğunu. nasıl emin olabilir ki onun yaşadığı 1 saati başkasının 1 ömür yaşamadığından? nasıl emin olabilir onun gördüğü yeşilin başkasına sarı olmadığından?
Neticede bebekken düştük bu rüyaya. belki annelerimizin rüyasıydı belki Tanrı'nın ya da bir hayal kurdu Zeus içinden bizim geçtiğimiz. Sonuçta öğrendiklerimiz kadardık ve bir de dünya dışında kabul görmeyen yeteneklerimiz. Bir çoğumuz görebilir, işitebiliriz. istediğimizde bir çoğumuz aynı rüyada tıpatıp benzerler olabiliriz. ama farklı yaşarız. ölümlerimiz bile farklıdır. güzeller ve çirkinler, tatlılar ve tuzlular, siyahlar ve beyazlar... gördüğümüz tattığımız hissettiğimiz her neyse bizim algıladığımız kadardır. sadece öğreticilerimizin adlandırdığı gibi adlandırırız çevremizdekileri.
Bob henüz 6 aylıkken babasının hurda arabasının camından bakarken ilerleyen ağaçlara baktı sonra kımıldamayan asfalta. parmağını uzatıp ağacı işaret ettiğinde annesi gülümsedi "ağaç" dedi. "onlarca yeşil ağaç". keşke o zamanlar konuşabilseydi, çünkü henüz beyni öğretilerle yıkanmamıştı ve annesinin saçmaladığının farkındaydı. uzunca bir süre annesi ısrar etti ağaç yapraklarının yeşil olduğunda, gökyüzünün mavi, bulutlarınsa beyazlığında. Sonunda gerçeği unuttu Bob. Rüyanın yanılgısında, gerçek bir yaşam yarattı kendince.bu dünyada ağaçların yaprağı yeşildi.
16 yaşına geldiğinde, ölümün kıyısından dönüp gerçeği keşfettiğinde anladı ki aslında ağaç yeşil değildi. yeşil sadece bir kelime. başka annelerin rüyalarından dünyaya düşen bebeklere de gördükleri şeyin yeşil olduğu öğretildi. peki ya aynı şeyleri görmüyorsak?
Belki de o yüzden bazıları ormanı bazıları denizi sever. belki o yüzden Bob'un kahverengi diye gördüğü şeyi sevenler vardır çünkü gördükleri onunkinden farklıdır. belki o yüzden Bob güzeller güzeli Jessica'ya aşık olduğunda onu kimse anlayamamıştır.
16 yaşında bu durumu keşfetme şansını yakalayan Bob o günden sonra konuşmadı. uyanmayı bekledi.şimdilerde 36sında. yolun yarısını geçtiği için mutlu. çünkü biliyor ki rüyaların sonu hiçbir zaman hatırlanmaz.o kısımlar hızlı ilerler. kitaplarda ve filmlerde olduğu gibi.
6 Mayıs 2011 Cuma
Paul
Paul adını aldığı gün gazetelerde boy gösterdi. bebek veliaht beyaz ve korumasızdı. büyüler eski çağlarda kalmıştı ve o günden beri koruyucu melekler emekliliğin tadını çıkarmaktaydı. bir gün uyudu ve uyandığında dünkü tarihin aslında bugün olduğunu öğrendi. eli gazeteye gitti, gerçekten de dün bugündü. ve 30una basmış, yatağında uzanmaktaydı. kuytu bir daireydi burası. buna rağmen diğer komşuların hakkı olan güneşi de alıp odaya getirmiş gibi büyük pencerelere sahipti yatak odası. ayağa kalkıp mutfağa yönelmek istedi. Ama fark etti ki her yer yatak odasıydı. sonra kapıyı bulmaya çalıştı. dört yanı pencerelerle çevrili olan bu evin kapısı bulunmamaktaydı. ama mutlaka bir telefon olmalıydı. cep telefonunun icat edilmediği bu dönemlerde, alışkın olduğu üzere, komodinin üzerinde ahizeli bir telefon bulunmalıydı. tuşları çevirmeli olanlardan. fakat maalesef yüce dekoratör onu da unutmuştu.yarım saat kadar dolaştı durdu dört pencere arasında. saatin bile bulunmadığı bu ev dört yanı pencerelerle kaplı zindandan farksızdı. hayat dışarıda devam ediyor ve mahkum hayatı dört pencere arasından izlemek zorunda kalıyordu. ne o kimseye ne de kimse ona müdahale edebiliyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)